milliyet.JPG (12830 bytes)

Alper Görmüş

Türban sorununda ‘ tercih çarpıtması’ ve ‘saklı kamuoyu’

Birkaç yıl arayla yürütülen iki büyük türban araştırması aynı “şaşırtıcı” sonuçları verdi. Araştırmalarda, deneklerin yüzde 8085’i üniversitelerde türban yasağının kaldırılması gerektiğine inandıklarını belirtiyordu. “Açık” görüş beyanlarıyla kıyaslandığında anlaşılmaz oranlardı bunlar. Timur Kuran’ın, alt başlığı “Tercih Çarpıtmasının Toplumsal Sonuçları” olan “YALANLA YAŞAMAK” adlı kitabını okuyana kadar benim için de anlaşılmaz olarak kaldı...

Tarhan Erdem’in yürüttüğü, sonuçları birkaç ay önce Milliyet gazetesinde yayımlanan “türban” araştırması, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun dörtbeş yıl önce yaptıkları araştırmayla benzer sonuçlara ulaştı. Her iki araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri de, araştırmaya katılanların ezici bir çoğunluğunun üniversitelerde türbanın serbest olması gerektiği konusunda birleşmesiydi. Bu oran, her iki araştırmada da yüzde 80’in üzerinde çıkmıştı...

Araştırma sonuçlarından hiç memnun kalmayan “türban muhalifi” köşe yazarları ve üniversite çevreleri, gayet haklı görünen bir argümanla araştırma sonuçlarının “hatalı” olduğunu ilan ettiler. “Biz de insanlarla konuşuyoruz, canım” diyordu bu çevreler, “kendi canlı deneyimimiz ortada dururken neden inanalım bu oranlara, nerede yaşıyormuş bu yüzde 85 ve biz onları neden göremiyoruz?”

Standart sapma ihtimali

Bu yazarlar arasında biri, Toktamış Ateş, “Standart sapma” ihtimaline adeta dua ettiği yazısında, “aksi takdirde bizi çok zor günler bekliyor demektir.” tespitinde bile bulundu.

İşin daha ilginç tarafı şuydu: Üniversitelerde türban takabilmeyi bir demokrasi meselesi olarak gören ve savunanlar da pek inanamadı bu oranlara. Çünkü onların kişisel deneyimleriyle kıyaslandığında da çok yüksekti bu oran. Ne yüz yüze görüşmeler ne de diyelim katıldıkları panel, tartışma vb. kamusal ortamlardan edindikleri izlenim, onlara yüzde 85 gibi bir oranı telaffuz etme cesareti verebiliyordu. Evet evet, açık söyleyelim, “yüzde 85” bu grup için de “biraz fazla”ydı, onlar da Toktamış Ateş gibi “standart sapma” ihtimallerini tümüyle dışlamanın doğru olmadığını, en azından kendi kendilerine itiraf ediyorlardı.

Yüksek öğrenimini ABD’de tamamlayan (1982) ve o günden beri çalışmalarını bu ülkede yürüten Prof. Timur Kuran’ın “YALANLA YAŞAMAK: Tercih Çarpıtmasının Toplumsal Sonuçları” adlı kitabını okuyana dek ben de böyle düşünüyordum. Ama Kuran’ın bence olağanüstü kitabından öğrendiğim yeni kavramlar ve yazarın bu kavramların geçerliliğini kanıtlamak için çeşitli ülkelerden verdiği örneklerden sonra düşüncemi değiştirdim.

Kuran, 430 sayfalık hacimli kitabı boyunca, “Kişinin algıladığı toplumsal baskılar karşısında isteklerini olduğundan farklı göstermesi” diye tanımladığı “tercih çarpıtması”nın totaliterotoriter rejimlerin, hatta Hindistan’da 1400–1500 yıldır süren kast sisteminin devamında nasıl tayin edici bir rol oynadığını göstermeye çalışıyor.

Tercih çarpıtması

Kuran, kitabının başında, gittiği bir davette gerçekte evin dekorasyonunu beğenmeyen bir konuğun tam tersi görüşler beyan etmesinden yola çıkarak “tercih çarpıtması” ile “oto sansür” arasındaki farkı anlatıyor:

“Dekorasyonu beğenmiyorsunuz, ama ev sahibini kırmamak için önce görüşünüzü dile getiriyor sonra kendinizi bir şey söylemek zorunda hissedip, ‘ince zevkine’ övgüler yağdırıyorsunuz...”

Konuk, dekorasyon hakkında hiçbir şey söylemeyebilir, susabilirdi (otosansür). Oysa öyle yapmıyor, inancının tersine çok beğendiğini söylüyor, tercihini çarpıtıyor... Kuran, “nötr” bir tutum olan otosansüre kıyasla tercih çarpıtmasının “toplumsal” sonuçlar doğuracağını şöyle anlatıyor:

“Tercih çarpıtması, başkalarının karşı çıkabileceği düşüncelerini kişinin bastırması anlamına gelen otosansürle eşanlamlı olmayıp, daha geniş kapsamlı bir kavramdır. Oturma odasının dekorasyonu konusunda suskun kalıp yorum yapmasaydınız kendinize sansür uygulamış olurdunuz. Oysa dekorasyondan hoşlandığınızı ileri sürmekle, otosansürün ötesine geçmiş oldunuz. Dinleyicilerinizde, bile bile yanlış bir izlenim bıraktınız.”

Bu örneği türban araştırmalarındaki “şaşırtıcı” sonuçlara bağlayalım: Kendi kendine kaldığında üniversitelerde türban yasağının “haksız, yanlış” bir şey olduğunu düşünen bir dolu insan, “kamusal alan”da kendisine otosansür uygulayıp susmakla yetinmiyor, karşısında bulunanların kahir ekseriyetinin kendisi gibi düşünmediğini varsaydığı için ötesine geçip “türban karşıtı” yorumlar yapıyor...

Kuran, “benim gibi düşünenler çok küçük bir azınlık” varsayımının ve ondan kaynaklanan “tercih çarpıtması”nın Sovyetler Birliği ve öteki Doğu Bloku ülkelerindeki totaliter rejimlerin ayakta kalmasında nasıl tayin edici bir rol oynadığını etkileyici, somut örneklerle çok güzel anlatıyor.

Tam bu noktada Kuran’ın kullandığı “açık kamuoyu”, “saklı kamuoyu” kavramlarının da çok işe yarar olduğunu belirtelim... Hem kavramları anlamak hem de “tercih çarpıtması”nın perdelediği “saklı kamuoyu”nun statükonun korunmasında nasıl bir rol oynadığını gösterebilmek için Kuran’ın ABD’den verdiği çarpıcı bir araştırmanın sonuçlarını aktaralım:

“Bir dizi araştırma, 1960 ve 1970’li yıllarda beyaz Amerikalıların, beyazların zorunlu ırk ayrımına verdikleri saklı desteği genellikle abarttıklarını ortaya çıkardı. Bir çalışmaya göre beyazların yüzde 18’i ırk ayrımını desteklerken, yüzde 47’si çoğunluğun bu ayrımdan yana olduğunu sanıyordu. (...) Bu araştırmadan çıkan en önemli sonuç şudur: Gerçekte ırk ayrımcılığını isteyen beyazların sayısı az olsa da, beyazların çoğunluğunun bu politikadan yana olduğuna ilişkin yanlış inanç nedeniyle pek çoğu ayrımcılığı destekliyordu. Sözü edilen bulgu, Amerika’da ırklararası ilişkileri inceleyen önemli yapıtların sahibi Gunnar Myrdal’ı hiç şaşırtmazdı. Myrdal, beyazların zencilere iş verme yatkınlıkları konusunda şöyle yazmıştı: ‘(...) Çeşitli alanlardaki işadamlarıyla yaptığım görüşmelerde, bana defalarca zencilere iş vermeye karşı olmadıklarını söylediler. Doğru söylediklerine inanıyorum. Onları zencileri işe almaktan alıkoyan neden, müşterilerini ve öbür işçilerini üzmeme kaygısıdır.”

Ne kadar ilginç, değil mi? Beyazlar arasındaki gerçek “ırkçı” oranı sadece yüzde 18. Fakat geri kalan yüzde 78, bu oranı (yüzde 18’i yani) mesela yüzde 6070 sandıkları için “kamusal alan”da tercihlerini çarpıtıyor, kendilerini “ırkçı yasakların sürmesinden yana” gibi gösteriyor ve böylece statüko, kendisine karşı olanlardan gelen bir enerjiyle varlığını sürdürüyor...

“Üniversitelerde türban” meselesinde, “somut” insanların oluşturduğu “açık kamuoyu” ile araştırmaların ortaya çıkardığı “saklı kamuoyu” arasında neden bu kadar fark olduğu, bizim yabancısı olduğumuz bu tür kavramlar olmaksızın anlaşılamıyor. Ama bu kavramlarla bir kez tanışınca mesele birdenbire berraklaşıveriyor.

Söylemeye gerek yok: Irkçılık konusunda ABD’deki “saklı kamuoyu” bir süre sonra “açık kamuoyu” haline geldi ve bu ülkede hepimizin bildiği olumlu gelişmeler yaşandı. ABD’deki toplumbilimciler, bu işin fitilini “saklı kamuoyu”nu ortaya çıkaran araştırmaların ateşlediği konusunda hemfikir... Bizim ülkemizde ise bu gibi meselelerde halka “söz düşmeyeceği” için sonuçlar ya görmezden geliniyor ya da “standart sapma”lara falan bel bağlanıyor.

zaman.com.tr

 

.: geri dön :.

© serzeniş