Türbanla duvarlar!
Evet, gecikmiş bir yazı. Gazetemiz Milliyet'in türbanla ilgili, Tarhan Erdem'in damgasını
taşıyan kamuoyu araştırması yayına başladığı zaman tatildeydim. Onun için bu çok
önemli ve yararlı araştırma konusundaki yazım bugüne sarktı.
Ülkemizin sorunu çok.
Biri de türban.
Olmaması lazım ama öyle.
Gazetede bir fotoğraf:
Başbakan Erdoğan, Moldova Başbakanı Tarlev'le yemek masasında. Ev sahipliğini Erdoğan
yapıyor. Masada, eşi Emine Erdoğan da var. Türbanıyla oturuyor.
Bu bir devlet resepsiyonu.
Bu ziyafet Çankaya Köşkü'nde verilse, ev sahipliğini Cumhurbaşkanı Sezer yapmış
olsa, Bayan Erdoğan'ı türbanıyla birlikte o masada göremeyecektik.
Biri Başbakan, biri Cumhurbaşkanı. İki yemek de devlet resepsiyonu, ikisinde de devlet
protokolü geçerli. Ama Emine Erdoğan birinde var, ötekinde yok.
Niye?
Cumhurbaşkanı'nın ziyafeti kamu alanı, Başbakanı'nki değil mi? Anımsayacaksınız:
TBMM Başkanı Arınç'la türbanlı eşi, Cumhurbaşkanı Sezer'le eşini Esenboğa
Havalimanı'ndan uğurlamaya geldiklerinde kıyamet kopmuştu. Aynı durum, TBMM tören
salonunda verilen 23 Nisan resepsiyonu dolayısıyla yaşanmıştı.
Kamusal alan nedir?
Nasıl tarif edeceğiz? Prof. Dr. Nilüfer Göle, gazetemize yaptığı türbanla ilgili açıklamalarda
şöyle diyor:
"Türkiye'de üniversiteler, ama aynı zamanda Merve Kavakçı olayıyla birlikte
parlamento, bugün devlet resepsiyonları, Fransa'da ise liseler, işyerleri türban tartışmasının
mekanları oldu."
Tartışmalar nasıl aşılacak?
Nasıl sorun olmaktan çıkacak?
Türbanı sorun olarak görenler, iki tarafta da bir azınlığı oluşturuyor. Ama bu iki
azınlık çatışmaya başladığı zaman iki ucun taraftarları bir anda çoğalıyor.
Cepheleşme belirginleşiyor.
Bu bir tehlike!
Bu nedenle sorunun üstüne yürümek yerine zamana yaymak daha doğru bir tavır belki...
Katı davranmak, kaşımak yerine soğukkanlılıkla, eski deyişle suhulet ile yaklaşmak
belki daha akıllıca...
Örneğin ben üniversitelerde türban yasağını doğru bulmuyorum. Ama bu yasağın
kalkması için ya Anayasa değişikliği, ya da Anayasa Mahkemesi kararı gerekiyor. Bugün
ikisi de çok güç. Ve bugün bu yolu zorlamanın siyasal istikrar açısından sakıncalı
olduğu kanısındayım.
Ne olacak?
Zaman...
Ve hoşgörü...
Örneğin son aylarda bazı üniversitelerde verdiğim konferanslarda türbanın sorun
olmadığı dikkatimi çekti.
Tabii kimileri için de türban, başörtüsü siyasal simge sayılıyor. Bunu bir bayrak
gibi sallamak istiyorlar. Demokrasinin altyapısı niteliğindeki laik yapıları zayıflatmak
için bu simgeyi kullanıyorlar.
Prof. Dr. Fatmagül Berktay'ın türban araştırması dolayısıyla Milliyet'e yaptığı
açıklamalarda şu bölüm ilginç:
"Yıllar önce röportaj yapmaya gelen iki başörtülü genç kadına o zaman sorduğum
soru hala geçerli. 'Ben sizin başörtüsüyle öğrenim görme talebinizi destekliyorum;
peki siz, kendi görüşleriniz iktidara gelirse benim başörtüsü takmama hakkımı
savunabilecek misiniz?' diye sormuştum. O tarihte bana yanıt vermemişlerdi. Umarım bugün
verebilirler?"
Verebilirler mi, bilemiyorum.
Bu soru işareti belki de sorunun özünde yatıyor. Bu kuşku belki de türbanı sorun
haline getiriyor. Bu soru işareti ve kuşku yüzünden türban olmadık zamanlarda
siyasal kavga alanı oluyor.
Saçın başın, kılığın kıyafetin, inançların sorun olmadığı, saçını örtenle
örtmeyenin, inananla inanmayanın, oruç tutanla tutmayanın birlikte huzur içinde yaşayacakları
bir toplum ve düzenini bazen çok özlüyorum.
Ve Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Yılmaz'ın şu satırlarına katılıyorum:
"Hoşunuza gitse de gitmese de, Türkiye'de türban takan milyonlarca kadın var. Hoşunuza
gitse de gitmese de, Türkiye'de başını şu ya da bu örtüyle örtmek istemeyen
milyonlarca kadın da var. Önemli olan kimsenin kimseye kendi yaşam anlayışını dikte
etmeye çalışmamasıdır. Kafalarımızın içindeki duvarları yıkamazsak, 18, 19 ve
20. yüzyılları kaybettiğimiz gibi 21. yüzyılı da kaybedeceğiz."
milliyet.com.tr