milliyet.JPG (12830 bytes)

Hasan Cemal

Türbanla duvarlar!


Evet, gecikmiş bir yazı. Gazetemiz Milliyet'in türbanla ilgili, Tarhan Erdem'in damgasını taşıyan kamuoyu araştırması yayına başladığı zaman tatildeydim. Onun için bu çok önemli ve yararlı araştırma konusundaki yazım bugüne sarktı.

Ülkemizin sorunu çok.

Biri de türban.

Olmaması lazım ama öyle.

Gazetede bir fotoğraf:

Başbakan Erdoğan, Moldova Başbakanı Tarlev'le yemek masasında. Ev sahipliğini Erdoğan yapıyor. Masada, eşi Emine Erdoğan da var. Türbanıyla oturuyor.

Bu bir devlet resepsiyonu.

Bu ziyafet Çankaya Köşkü'nde verilse, ev sahipliğini Cumhurbaşkanı Sezer yapmış olsa, Bayan Erdoğan'ı türbanıyla birlikte o masada göremeyecektik.

Biri Başbakan, biri Cumhurbaşkanı. İki yemek de devlet resepsiyonu, ikisinde de devlet protokolü geçerli. Ama Emine Erdoğan birinde var, ötekinde yok.

Niye?

Cumhurbaşkanı'nın ziyafeti kamu alanı, Başbakanı'nki değil mi? Anımsayacaksınız: TBMM Başkanı Arınç'la türbanlı eşi, Cumhurbaşkanı Sezer'le eşini Esenboğa Havalimanı'ndan uğurlamaya geldiklerinde kıyamet kopmuştu. Aynı durum, TBMM tören salonunda verilen 23 Nisan resepsiyonu dolayısıyla yaşanmıştı.

Kamusal alan nedir?

Nasıl tarif edeceğiz? Prof. Dr. Nilüfer Göle, gazetemize yaptığı türbanla ilgili açıklamalarda şöyle diyor:

"Türkiye'de üniversiteler, ama aynı zamanda Merve Kavakçı olayıyla birlikte parlamento, bugün devlet resepsiyonları, Fransa'da ise liseler, işyerleri türban tartışmasının mekanları oldu."

Tartışmalar nasıl aşılacak?

Nasıl sorun olmaktan çıkacak?

Türbanı sorun olarak görenler, iki tarafta da bir azınlığı oluşturuyor. Ama bu iki azınlık çatışmaya başladığı zaman iki ucun taraftarları bir anda çoğalıyor. Cepheleşme belirginleşiyor.

Bu bir tehlike!

Bu nedenle sorunun üstüne yürümek yerine zamana yaymak daha doğru bir tavır belki... Katı davranmak, kaşımak yerine soğukkanlılıkla, eski deyişle suhulet ile yaklaşmak belki daha akıllıca...

Örneğin ben üniversitelerde türban yasağını doğru bulmuyorum. Ama bu yasağın kalkması için ya Anayasa değişikliği, ya da Anayasa Mahkemesi kararı gerekiyor. Bugün ikisi de çok güç. Ve bugün bu yolu zorlamanın siyasal istikrar açısından sakıncalı olduğu kanısındayım.

Ne olacak?

Zaman...

Ve hoşgörü...

Örneğin son aylarda bazı üniversitelerde verdiğim konferanslarda türbanın sorun olmadığı dikkatimi çekti.

Tabii kimileri için de türban, başörtüsü siyasal simge sayılıyor. Bunu bir bayrak gibi sallamak istiyorlar. Demokrasinin altyapısı niteliğindeki laik yapıları zayıflatmak için bu simgeyi kullanıyorlar.

Prof. Dr. Fatmagül Berktay'ın türban araştırması dolayısıyla Milliyet'e yaptığı açıklamalarda şu bölüm ilginç:

"Yıllar önce röportaj yapmaya gelen iki başörtülü genç kadına o zaman sorduğum soru hala geçerli. 'Ben sizin başörtüsüyle öğrenim görme talebinizi destekliyorum; peki siz, kendi görüşleriniz iktidara gelirse benim başörtüsü takmama hakkımı savunabilecek misiniz?' diye sormuştum. O tarihte bana yanıt vermemişlerdi. Umarım bugün verebilirler?"

Verebilirler mi, bilemiyorum.

Bu soru işareti belki de sorunun özünde yatıyor. Bu kuşku belki de türbanı sorun haline getiriyor. Bu soru işareti ve kuşku yüzünden türban olmadık zamanlarda siyasal kavga alanı oluyor.

Saçın başın, kılığın kıyafetin, inançların sorun olmadığı, saçını örtenle örtmeyenin, inananla inanmayanın, oruç tutanla tutmayanın birlikte huzur içinde yaşayacakları bir toplum ve düzenini bazen çok özlüyorum.

Ve Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Yılmaz'ın şu satırlarına katılıyorum:

"Hoşunuza gitse de gitmese de, Türkiye'de türban takan milyonlarca kadın var. Hoşunuza gitse de gitmese de, Türkiye'de başını şu ya da bu örtüyle örtmek istemeyen milyonlarca kadın da var. Önemli olan kimsenin kimseye kendi yaşam anlayışını dikte etmeye çalışmamasıdır. Kafalarımızın içindeki duvarları yıkamazsak, 18, 19 ve 20. yüzyılları kaybettiğimiz gibi 21. yüzyılı da kaybedeceğiz."


milliyet.com.tr

 

.: geri dön :.

© serzeniş