TÜRBAN DOSYASI - 9
Tesettür
hâlâ istismar konusu...
Türbanla ilgili istismarın büyük bir çatışmaya neden olması ihtimali benim
kâbusum. İleriki nesillerin bu gülünç iç savaşı nasıl karşılayacaklarını
düşünün.
PROF. DR. İLBER ORTAYLI Milliyet için yazdı
Tesettür, Türkiye'de son 20 yılın sorunu oldu; daha doğrusu ürkülen bir soru...
1940'ların ve 1950'lerin Türkiyesi'nde çarşaf cehaletin ve kadın esaretinin;
başörtüsü ise fakirliğin sembolü gibi görülürdü. 27 Mayıs 1960 rejiminin ilk
günlerinde ilerici kadın dernekleri çarşafı çıkarın, pardösü giyin
kampanyalarına başladı. Bu tıpkı Semra Özal'ın imam nikâhını belediye nikahına
tahvil eylemi gibi bir müddet sürdü. 1970'lerde ise tesettür bir fakirlik ve cehalet
simgesi olmaktan çıktı; toplumun bir kesimindeki kadınların ve erkeklerin çekindiği
bir karşı devrimin sahnelenmesi olarak görülmeye başlandı.
KADINLAR ARASI ÇATIŞMA
Üniversite gençleri, iktisaden yükselen muhafazakâr sınıfların kadınları bazen
şık modellerle tesettüre giriyordu. 1980 başından itibaren İran devriminin
kadınları zorla tesettüre sokması üzerine bu gerilim adamakıllı arttı. Artık
kadınlar arası çatışma, toplumun her safhasına yayılıyordu. Çatışmacıların
birbirine en acımasız olanları gene kadınlarımızdı. Karşılıklı hakaret ve
küçümseme; henüz kadın hakları için mücadele veren, kadının ailede ve toplumda
ezildiği, yer yer dışlandığı, maço söylemli bir toplumun genel yapısıyla
çelişecek tavırlardı. Bu toplumda kadınların birbirine karşı daha sevecen ve
saygılı olmaları gerekir. Kadının kıyafeti hassas bir konudur ve erkeklerin bu
alanda yüksek sesli şarkı söylemesini doğru bulmuyorum. Tabii bu eleştirim
tesettüre karşı beyler kadar; kendileri tesettürlü hanımlarımızla aynı cenderede
olmayan sözde, İslamcı gençler için de geçerlidir. "Başınızı açmayın
derse girmeyin" diye tesettürlü arkadaşlarına baskı yapıp, kendileri derse de,
imtihana da giren âdemleri kastediyorum. Kanımca kendilerine bir nimet olarak gelen
yükseköğrenim hakkını ve toplumda edineceği yeri bu nedenle kaybeden ve yarışmada
kulvarı otomatikman başı açık kızlara terk edenlerin inadını da pek anlamıyorum.
ÜSLUBA DİKKAT EDELİM
Tesettür hakikaten birçok insanın elinde istismar konusu olmaya devam ediyor. Oysa
istismarın devamı ve hele hele büyük bir çatışmanın nedeni olma ihtimali benim
kâbusum. İleriki Türk nesillerinin dünya tarihinde görülmemiş gülünç bir iç
savaşı nasıl karşılayacaklarını ve birbirleri için ne diyeceklerini
düşününüz. Bu nedenle de bu konularda üsluba dikkat edilmesini, bütün
ayrıntıların gözlenmesini, bilmeden tartışmaya girilmemesini tercih ediyorum. Tarhan
Erdem Bey'in araştırmasını gerekli buluyorum; ancak bazı sorular üzerinde itirazım
var. Türk halkının gelenekçiliğini ve hatta fakirliğini; bazı halde ise günün
hayhuyu içinde saça ve giyime fazla dikkat edememekten dolayı kullanılan başörtüsü
ile tesettürü aynı kefeye koyamayız.
Tesettürlüler ve başı açıklar arasındaki tarafsız kitleyi (?) saha
araştırmasında tespit edemeyeceğimize göre; hiç şüphesiz zıt fikirli ve
tavırlılara türban hakkında soru sorup yüzdeyi almak pek bir şey ifade etmiyor.
Şeker hastaları ile et yemezlere; birbirlerine yasak gıdaların lezzetini sorup nasıl
ortalama alabiliriz ki? Galiba kaba gözlemden ayrıntılı gözleme geçme yöntemine
devam etmeliyiz ve kompartımanların kendi hayatları içindeki çelişkilerini tespit
ederek anlamalıyız. Öyle düşünüyorum ki, kadınlarımız bu konuda şefkatli bir
üslup sahibi değildir. Bu noksanı toplumun ödemesini hiç istemiyorum.
BEŞİKTAŞ KONVOYU
Pazar günü Beşiktaşlılar hak ettikleri şampiyonluğu kutluyorlardı. Doğrusu ben de
seyrettim ve katıldım. İki kilometrelik bayrağın altında siyah beyaz renklerle
giyinen tesettürlü kızlarımız da öbür genç kızlar kadar serbestçe bağırıp
çağırıyor, şampiyonluğu kutluyorlardı. Onlarca, belki yüzlerce tesettürlü hanım
geçti. Benim kuşağımın birçok genç kızına göre, toplum hayatıyla daha çok
bütünleştikleri açıktı. Hiç şüphe yok, türbanı devlet ve bürokrasinin yüksek
katlarında tartışmak ayrı bir keyfiyettir. Acaba tesettürlüler rejimi değiştirmek
için böyle bir ifade biçimi mi seçiyorlar? Böyle olanlar da vardır. Tesettürü
tamamen kişisel bir tercih olarak seçenler de... Bazı halde en çılgın modacıların
tesettür üzerinde yeni yorumlar getirdiğini görüyoruz. Konuyu anlamakta güçlük
çekiyorum. Anladığını iddia edenlerin de birçok şeyi anlayıp bildiğinden şüphem
var. Her sesini yükselten gerçekten berrak bir mantık sahibi değildir. Gözleyelim.
Kendi kendimize düşünelim. Yüksek sesle düşünelim ama lütfen bağırmadan. En
önemlisi dikkatli bir üslup geliştirmeye dikkat edelim.
Hayrünnisa Gül, görüşlerini yazdı:
Herkes kendi yaşam tarzını seçebilmeli...
Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'e, "Sizce başörtüsü sorununu ne
çözer?" sorusunu yönelttik... İşte Gül'ün yanıtı: Yaşanan tüm problemlerin
çözümünde olduğu gibi, burada da anahtar kelime bence yine sevgi. Sadece kendisine
benzeyeni değil, farklı olanı da kuşatan; üstten himayeci değil, herkesi eşitleyen
bir sevgi. Saygının eşlik ettiği, anlayışı, hoşgörüyü dayatmalardan uzak tutan
bir sevgi. Her duygu gibi, sevginin de içinin boşaltılıp anlamını yitirdiği bir
dönemde, toplum olarak sevgiyi birebir aramızda yeniden canlandırmalıyız.
ÖNYARGISIZ DAVRANMALI
Bu sadece başlangıç tabii ki, akabinde, her birimiz kendimizi diğerinin yerine
koymalı, öyle anlamaya çalışmalıyız. Bu birbirimiz için beslediğimiz ön
yargıları kırmak için de önemli bir adım bence. Farklı renk, inanış ve kimliklere
sahip olsak da, aynı ülkenin, aynı toprakların insanlarıyız. Başörtülü veya
başörtüsüz olmamız, asırlardır bu topraklarda ortak keder ve sevinçler, yani aynı
kaderi paylaştığımız ve ortak bir geleceğe, el ele yürüdüğümüz gerçeğini
değiştirmez. Bazı konularda farklı düşünüyor olmamız, birbirimizi sevmemize engel
değil. Gelişmeyi, modernleşmeyi sadece şekil çerçevesinde anlayan dar kalıpları
aşmak lazım. Kısacası başörtüsü konusunun, bireysel tercih meselesi olarak
değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Her insan kendi yaşam tarzını seçme
hakkına sahip olmalıdır...
Doğramacı çözümü
1984
yılında YÖK Başkanı olan İhsan Doğramacı, üniversitelerde başörtüsü
takılmasını önlemek için daha modern bulduğu 'türban'ı önermişti...
1984'te ilk kez türban yasağını Yükseköğretim Kurumu (YÖK) deldi. Dönemin YÖK
Başkanı İhsan Doğramacı başörtüsü yasağına "Başörtüsü değil ama
isteyen türban taksın" diyerek çözüm üretti. Dönemin YÖK Başkanı
Doğramacı, kız öğrencilerin türban takmalarının modern bir giyim biçimi olduğunu
öne sürerken, yasağın kaldırılmasına ilişkin tartışmalar YÖK üyeleri Mustafa
Ernam ve Muhsin Fer tarafından kamuoyunun gündemine taşındı. Yasağın
kaldırılmasını isteyen üyelerin kamuoyunda şu yönde demeçleri çıkıyordu:
"Dekanların masalarının önüne oturup ağlayan kız öğrenciler var. 'Hocam biz
başımızı açmayız' diyorlar. Şimdi bir başörtüsü yüzünden bazı öğrencilerin
okuma haklarını elinden alamayız."
ÜYELER KARŞIYDI
YÖK'ün başbakanlığın genelgesi uyarınca aldığı kılık kıyafete ilişkin bu
kararı, bazı YÖK üyeleri tarafından da eleştirildi. Genelkurmay'ın üyeler Lütfü
Sel, Nihat Özer, YÖK Başkan Vekili Tahsin Özgüç, Prof. Neşet Çağatay, Hayrettin
Utkanlar ve eski bakan Kemal Cantürk başörtüsü yasağının kaldırılmasına karşı
çıktı. YÖK tarafından başlatılan tartışmaların sonrasında Doğramacı ve
çoğunluk üyelerinin de onayladığı "başörtüsü yerine türban
takılması" çözümü bulundu. Doğramacı, basına şu açıklamayı yaptı:
"Başörtü takılmasının önlenmesi için üniversitelere talimat verdik. Kız
öğrencilerimiz modern anlamda türban takarlarsa buna izin veriyoruz. Bizim
kararımızda da kız öğrencilerimiz isterlerse sınıfta modern giyim biçimi olan
türban giyebilirler."
VAKKO'DAN ONAY YAZISI
Doğramacı, bu kararın en kısa süre içinde üniversitelere gönderileceğine ilişkin
açıklamalarda bulunurken, yine o dönem basında çıkan haberler arasında
öğrencilerin türban ve başörtüsü konusunu hocalara anlatamadıkları için Vakko
gibi büyük mağazalardan 'Bu bir türbandır' yazısı alarak okul yöneticilerine
verdiklerini belirtiliyor.