milliyet.JPG (12830 bytes)

TÜRBAN DOSYASI - 14

Prof. Göle, türbandaki değişimi Milliyet’e anlattı

Eziklikten, prestij ve iktidar sembolüne...

Çağdaş müslüman kadınlar, belki kendileri bile pek farkında olmadan tesettürün anlamını değiştiriyor.

Bugün örtünen kadınlar kendi annelerinden, ailelerinden ziyadelaik, feminist kadınlara yaklaştı.

Paris’te "Ecole des Hautes Etudes en Sciences Socialesöde "Çoğul Modernlikler, kamusal alan ve İslam" üzerine ders veren Prof. Dr. Nilüfer Göle ile türban sorunu üzerine konuştuk. Göle, 1991’de yayınlanan "Modern Mahrem" adlı kitabıyla, örtünme üzerine en dikkat çekici çalışmayı yapmıştı.

"Modern Mahrem" kitabınızın yayınlanmasının üzerinden 12 yıl geçti. Tezleriniz o günden bu güne nasıl sınandı?

Tezler daha fazla yeryüzüne çıktı. 12 yıl önce henüz tohum halindeydi. "İslamın esas meselesi modernlikle ilişkilidir" demiştim, yani hakim akademik görüşün tersine siyasi rejim meselesine değil, kültürel alana öncelik vermiştim. İkincisi, "İslami hareketlerin modernlikle ilişkisinin kilidi kadındır" demiştim. Türkiye’de modern ile mahrem olanın, sancılı da olsa birlikteliğinin deneyimi sözkonusu.

Modernlik ile İslam arasındaki kapı kilidinin anahtarının kimin elinde olduğu sorusu ise daha çapraşık: Anahtar bir kişinin elinde değil, bu da Türkiye’nin avantajı diye düşünüyorum. Arada bir ordu anahtarın kendinde olduğu vehmine kapılıyorsa da... Bir üçüncü tezim de İslam ve kamusal alan arasındaki ilişkilere dikkat çekiyordu. İslamın siyasi alandan, iktidardan da öte esas ilgisi kamusal alandaki yerine, kabulüne ve kontrolüne yönelik.

Kamusal alan deyince biz bunu üniversitelerle sınırlayarak çok daraltmıştık.

Türkiye’de üniversiteler ama aynı zamanda Merve Kavakçı olayıyla birlikte parlemento, bugün devlet resepsiyonları, Fransa’da ise liseler ve işyerleri türban tartışmasının mekanları oldu.

Türkiye’de kamusal alanın devlete göre bir özerkliği var ama İslam konusunda tereddütlü. Sizin anket ve açtığı tartışmalar bunun bir göstergesi. Böyle bir anketin yapılabiliyor olması, yani kamuoyu yoklaması, kamusal alanın varlığına işaret ediyor. İran’da örneğin "örtünme mecburiyeti kalksın mı" diye bir gazete anket yapamaz. Ancak Türkiye’de ki türban yasağı üzerine olan bu anketin de ilgi çektiği kadar, rahatsızlık yarattığını da gördük; seçim anketleri kadar doğal karşılanmadı diyelim. Bir kamuoyu yoklaması olarak görülmekten ziyade, "bir amaca istemeden de olsa hizmet ediyor mu acaba" diye bir kuşku ve tasa ifade edildi. Yani, "kamusal alan kurcalanmamalı, devlet denetiminden çıkmamalı" gibi özellikle laik kesimlerin temsil ettiği eğilimi gözardı edemeyiz.

Türban artık mecrasını değiştirdi mi?

Türban, ezikliğin simgesi olmaktan çıkıp, iktidar ve prestij simgesi haline geliyor diyebiliriz. AKP’nin iktidara gelmesi de bunu hızlandırıyor. Şu olguyu görelim: Çağdaş müslüman kadınlar, belki kendileri bile pek farkında olmadan tesettürün anlamını gözümüzün önünde değiştiriyor. 20 yıl öncesine kadar başörtüsü gericiliğin, okumamışlığın, kadın erkek eşitsizliğinin, kadının eve kapatılmasının simgesiydi. Bugün okumak ve meslek sahibi olmak isteyen, modern mekanlarda sözsahibi olmak isteyen kadınlar örtünüyor.

"Batılılaşma dışında modernleşme olamaz" gibi bir önkabulün yanlış olduğu mu ortaya çıkmış oluyor?

Türkiye’de Cumhuriyet’le birlikte bizler yani daha laik kesim, bir anlamda müslümanlığımızı geride bırakarak modernleştik. Yüzümüzü Batı modernliğine döndük. Müslümanlar bu dönüşüm sırasında yara aldı, kendilerini dışlanmış, ezik hissetti. Biz laikler kesim böyle bir yara yokmuş gibi davrandık. İslami hareket bence bir anlamda bu yaranın varlığını hatırlattı.

İsmet Özel, "Biz Türkiye’nin zencileriyiz" demişti. "Zenciler"in topluma katılması için sanki beyazlaşmalarını, derilerini değiştirmesini bekledik. Zencilerin derilerinin renklerini değiştiremiyecekleri gibi örtü kendilerinin bir parçası gibi. Sadece bir örtü de değil, bütün bir davranış, toplumda yer alış biçiminin de terk edilmesi gerekiyor.

Türkiye’de "Biz babaannelerimizin örtüsünü seviyoruz çünkü onlarınki masum ve dindar başörtüsü" denildi. Tabii ki babaannelerimizin örtüsü bizi rahatsız etmiyor. Çünkü, onlar evin kapısının eşiğini aşıp okumaya, modern kamusal mekanlara talip olmuyordu. Olacaksa da örtüsünü çıkarıp oluyordu.

Türkiye’de bireyselleşme, daha doğrusu örtünmeyi kişiselleştirme yönü daha ağır bastı. Tesettür defileleri, prestij simgesi olmaya yönelişin en iyi örneği. Müslümanların artık sadece mazlum kimliğiyle ortaya çıkmaları da pek inandırıcı değil. İktidarda sözsahibi olmak, piyasada zenginleşmek, üniversitede diploma sahibi olmak, moda, medya derken İslami kesimler, radikal pozisyonun zorluğunu görüyorlar, bir anlamda burjuvalaşıyorlar.

AKP iktidarıyla birlikte türban konusunda nasıl bir gelişme olabilir?

AKP iktidar olduğu için bu mesele daha da çıkmaza girdi belki de. Çünkü, bu konuda atacakları herhangi bir adım, karşı tarafta tepki yaratacak, "işte adım adım planlarını gerçekleştirmeye başladılar" diyecekler. Masumiyetlerini ispatlayabilmek için türban konusunu geriye çekme durumunda kaldılar.

Yük kadınlarda

Erkek egemenliğine ve kadının eve kapatılmasına karşı çıkan laik kemalist kadınlar, türbanlı kızların da aynı şeyi istediğini görmüyor mu?

Görmüyor. Cumhuriyet kadınları dinin önlerine koyduğu engellerin kaldırılmasıyla, ki en önemlisi medeni kanundur, topluma katıldılar ve özgürleştiler. Bugün örtünen kadınlar ise kendi annelerinden, ailelerinden ziyade laik, feminist kadınlara yaklaştı. Kemalist kadınlar türban simgesindeki değişikliğin yeterince farkında değiller.

Tesettüre karşı özellikle Kemalist kadınlar neden tepki gösteriyor? Kadınların Kemalist modernleşme projesini erkeklere göre daha çok benimsediğini mi gösteriyor?

Kadınlardaki aynı duygu yoğunluğunu Batı’da ki laik feminist kadınlarda da gözlemliyorum. Başörtüsüyle birlikte bütün özgürlüklerinin ellerinden alınabileceği duygusu içindeler. Sorunu yüzyıllar boyunca kurtulmaya çalıştıkları din yasakçılığının, karşılarına yeniden çıkması gibi görüyorlar.

İslami hareketin bütün yükünü kadınlar çekmiyor mu?

İslami hareketin bütün yükünü kadınlar çekiyor denebilir. İran’daki rejimin sanki tek kalan simgesi, örtünme zorunluluğu. Bunu da kaldırdıklarında İran’da ayırt edici ne özellik kalacak? Kimi zaman Cihan Aktaş, Halime Toros gibi İslami kesimin kadın yazarları, İslami hareketin erkeklerini "siz kolayca kravatı takıveriyorsunuz mesele olmuyor da, bizim başörtümüzü çıkarmamızı niye mesele ediyorsunuz" diye eleştirdiler.

Çoğunluk her şey demek değildir...

Milliyet’in anketine göre deneklerin yüzde 50’den fazlası devlet memurlarının türban dahil siyasi semboller taşımasına karşı değil. Bir devlet memurunun koca bir parti rozeti takması rahatsız edici bulunurdu toplumuzda...

Her şeyi, "çoğunluk görüşü, toplum istiyor" diye yapamayız. Sadece toplumun sözü, bizi en iyi sisteme götürür diye birşey yok. Demokrasi seçkinlerin, hukukçuların, entellektüellerin, sanatçıların sözünün de olduğu bir sistem. Mevcut kamusal alan ve kuralları dar gelmeye başladı. Daha fazla esneklik kazanması gerekiyor. Ancak kamusal alan demek aynı zamanda ortak bir sahne demek; yani sadece farklı görüşlerin, yaşam biçimlerinin birbirine yamalanması değil, birbirine konuşabilmesi, anlaşabilmesi, bir oyun koyabilmesi gerekiyor. Örneğin üniversite mekanı bilimin evrensel yasaları aracılığıyla, farklı sınıf kökenleri ve coğrafyalarından gelen kişiler arasında böyle bir harmanlamayı gerçekleştirebiliyor, sahneye koyuyor. Kamusal alan birazda özel alandaki kimliklerimizi maskeleyerek kurumlaştı. Hocaların cübbesi, öğrencilerin önlüğü, memurun kravatı, polisin üniforması kamusal görevi ve tarafsızlığı simgeliyordu. Bugünkü Batı toplumları üniformaları bireyselleşmenin önünde engel olarak gördüğü için yavaş yavaş kaldırıyor. Ama bu sefer de sosyal eşitsizlikler, siyasi farklılıklar kamusal alanı parselliyor.

‘Kültürel sentez’ büyük ustalık ister

Kitaplarınızda neden ressam Erol Akyavaş’ın resimlerini kullanıyorsunuz. özlediğiniz kültürel sentezi, modern çizgilerle geleneksel çizgilerin birbirini ezmeden ama bir arada olmasını Akyavaş’ta mı görüyorsunuz?

Bugünden geriye baktığımda evet. Ancak Doğu’yla Batı güzellikle bir arada olamıyor; dramatik bir birliktelik. "Birbirini ezmeden kültürel sentez" sözcüğü, iyimser ya da çok büyük ustalık ister. Sanattan farklı olarak toplumsal yaşam daha hoyrat çizgilerle yürüyor. Anlaşılan bilim yetmiyor. Bakış açısını değiştirse de duyguları değiştiremiyor, türban olgusunda olduğu gibi.




.: geri dön :.

© serzeniş