TÜRBAN DOSYASI -
12
Osmanlı'dan
beri kıyafeti tartışıyoruz
Osmanlı
tarihi uzmanı Prof. Şükrü Hanioğlu, Cumhuriyet ideolojisi üzerinde etkili olan bazı
Osmanlı aydınlarının da, kıyafeti bir "çağdaşlık projesi" olarak
gördüğünü hatırlatıyor.
ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde Türkiye Araştırmaları Bölümü'nde öğretim
üyesi olan Prof. Dr. Şükrü M. Hanioğlu'nun Osmanlı düşünce tarihi üzerine
birçok çalışması bulunuyor. "Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi",
"İttihat Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük", "Genç Türkler
Muhalefette" adlı kitapları bunlardan birkaçı. Hanioğlu'nun, Osmanlı ve
günümüzün tartışmaları arasındaki tarihsel bağı, "Geçmişten günümüze
örtünme ve medenileşme projesi"yle birlikte ele alan yazısını biraz kısaltarak
sunuyoruz.
17 Haziran 1875 tarihli Hayal mecmuasında basılan bir karikatürde biri alafranga
diğeri alaturka kıyafetli iki hanıma aşağıdaki konuşma yaptırılmaktadır:
- Kız bu nasıl kıyafet utanmaz mısın?
- Bu asr - ı terakkide (ilerleme çağında) asıl sen utan kıyafetinden.
Bu konuşma kıyafet ile çağdaşlık ve medenilik arasında varsayılan özdeşliği ve
positivist anlamda terakkiye (ilerlemeye) duyulan inancı belki de uzun bir bilimsel
makaleden daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Burada mizah yoluyla verilmeye
çalışılan mesaj Sadullah Paşa'nın Ondokuzuncu Asır şiirinde "zeman zeman - ı
terakki cihan cihan - ı ulum / Olur mu cehl ile kabil beka -yı cem'iyyat" (zaman
terakki zamanı, dünya bilimler dünyası / olur mu bilgisizlikle toplumun devamı)
dizeleriyle dile getirdiği "terakki" fikrine ve "bilimin tartışılmaz
üstünlüğü" varsayımına dayanan bir asra uyum gösterilmesi, bunun tersinin
mümkün olamayacağıdır. Bu uyum sağlama faaliyeti ise Osmanlı entelektüellerinin
bir bölümü tarafından bir "medeniyet projesi" olarak görülmüştür.
Böylesi bir proje çerçevesinde ise yukarıdaki kıyafetlerden birisi
"utanılacak" bir nitelik haline gelebiliyordu.
'Yeni asır ve ilerleme'
Pozitivist "terakki" fikri 19. yüzyıl Osmanlı entelektüel çevrelerinde gün
geçtikçe daha fazla kabul görmeye başlamış; "terakkiyat - ı cedide,"
"asr - ı cedid" (yeni asır) ve "ulum" (bilimler) bu çevrelerin en
sık kullandığı kavramlar haline gelmişti.
Ahmet Midhat Efendi'nin herkesin ağzında "otuz kırk senedir lafının"
olduğunu belirttiği "alla franca" Osmanlı seçkinleri için
"asrileşerek" terakki kervanına katılmanın bir aracı haline geliyordu.
Bunun sonucunda ise giyim kuşamdan adab - ı muaşerete (görgü kuralları) ulaşan bir
alan ile "terakki," "çağdaşlaşma" ve "bilimin gereğini
yerine getirme" arasında bağlantı kurulmuş oluyor ve böylece klasik Osmanlı
düşüncesinin önem verdiği ve övdüğü "temeddün"ün (bu kavram
bugünkünden farklı bir medenileşmeyi ifade ediyor) yerini değişik bir
"medenileşme" alarak yukarıdaki kavramlarla bağdaştırılan giyim biçimi,
medenileşmenin ve yeni medeniyet projesi içinde seçkinliğin şartı haline geliyordu.
Söz konusu bağlantıyı en açık biçimde gündeme getiren İkinci Meşrutiyet
Garbcılarının bir yandan adab - ı muaşeret kitabı hazırlayıp,
"misafirperverlik" gibi "çağdışı, bedevî" gelenekleri yerden
yere vururken öte yandan, "Yirminci Asırda Zeka" ismini seçen bir derginin bu
işlev için kullanılması kuşkusuz bir tesadüf değildir. Böylece "terakki"
ve büyük medenileşme projesi arasında varsayılan ilişki ortaya konuyordu.
İlginç bir örnek olarak, dönemin önde gelen Garbcı ve İslamcı dergileri olan
"İctihad", "Mehtab" ve "Sırat -ı Müstakim"
mecmualarında "tesettür" üzerine yapılan tartışma da böylesi bir asrilik
ve medenileşme zemininde gerçekleştirilmişti.
Dinsizler familyası
Cumhuriyet erken dönem ideolojisi üzerinde bir hayli etkili olan bazı Osmanlı
aydınlarının sorunu bir "çağdaşlık" ve "medenileşme
projesi"çerçevesinde ele aldıkları kuşkusuzdur.
Önde gelen bir Garbcı olan Kılıçzade Hakkı Bey'in bir hikâyesinde mahallelinin
"Dinsizler Familyası" adını taktığı bir ailenin muhafazakâr bir çevrede
yaşadığı sorunlar dile getirilirken, bunların önemli nedenleri olarak ailenin anne
ve kızının kıyafetlerinin "pek gâvurca" bulunması ile kapıya gelen
misafirlerin "kabul günü olmadığı için reddedilmesi" benzeri muaşeret
farklılıkları gösterilir.
Aile fertleri "mescide yağ parası göndermek," "mahalle berberinde
tıraş olmak," "Torbalı Dede'ye mum parası göndermek" gibi "asri
olmayan" davranışları reddederek bunların bilim, çağın gerekleri ve okulda
kendilerine öğretilenler ile uyuşmadıklarını ileri sürüyorlar, bunun sonucunda ise
"dinsiz" olarak yaftalanarak dışlanıyorlardı. İlginç bir özellik, bu
hikâyede "Dinsizler" ailesi fertlerinin "seçkin" buna karşın
muhafazakâr mahallelinin ise "kitle" olarak sunulmasıydı.
Sorun değişti
Toplumumuzdaki geçmişini özetlemeye çalıştığımız kıyafet sorunu günümüzde
"bilimsellik," "medeniyet," "seçkinlik" ve
"modernlik" kavramlarındaki değişimin sonucunda mahiyet değiştirmiştir.
Pozitivizmin düşlediği dini bir kenara bırakan bilimsel toplum gerçekleşmemiş,
"herkesin hedeflemesi gereken tek ve üstün medeniyet" fikri yaygınlığını
kaybetmiş, kıyafet, seçkinlik ve modernlik sembolü olma vasfını yitirmiştir.
Günümüzde pek çok insan nezdinde bilgisayar programı bilmek kıyafete nazaran daha
önemli bir "modernlik" sembolü olarak görülebilmektedir. Nihayet, 20.
yüzyıl başının "bilimi din olan avam"ı alternatif siyasal ve toplumsal
seçkinlik iddiasıyla ortaya çıkmış ve "avam" olmayı reddetmiştir.
Günümüzdeki sorun, büyük çapta, bu değişimlerin farkında olunmamasından ve
meseleye 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başı kavramları aracılığıyla bakılmasından
kaynaklanmaktadır.
Yasakçılık sorunu çözmez
Prof. Dr. Fatmagül Berktay, temel
eğitimin 11 yıla çıkarılmasını, imam hatip liselerinin sayısının
azaltılmasını ve kızların bu okullara alınmamasını öneriyor
"Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın" kitabının yazarı İ.Ü. Siyasal
Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi feminist Prof. Dr. Fatmagül Berktay, temel eğitimi
11 yıla çıkarmak gerektiğini, imam hatip liselerinin, talebe göre sayısının
azaltılması ve kadınlar için istihdam yaratmadığından, kız çocuklarının da bu
okullara alınmaması gerektiğini söylüyor.
Kadın giyimi neden önemli?
Kadının denetimi, ataerkil toplum açısından önemli. Kadınlar, daima topluluğun
ruhunu simgeler, sınırlarını çizer. O yüzden, topluluğun 'saflığı'nı korumak,
simgelemek de onlara düşer. Üstelik bu sadece dinsel topluluklar için değil, seküler
(dünyevi) bağlamlar için de geçerli. O nedenle Türkiye'de kadının kıyafeti, hem
şeriata dayalı Osmanlı toplumu, hem de laik cumhuriyet için can alıcı önemde
olmuştur. İlkinde, kadının örtünmesi ve kamusal alana çıkmaması, ikincisinde de
kamusal alanda peçesiz dolaşabilmesi simgesel bir nitelik taşır.
Laik yaşam yüzeysel değil
Şeriatın egemen olduğu toplumlarda nasıl?
Bu toplumlarda kadınların kamusal alana çıkışları sınırlandırılır, zorunlu
olarak çıktıkları durumda da, gene aslında mahrem alana, eve ait olduklarını hep
hatırlatmak üzere örtünmeleri zorunlu kılınır. Bu ataerkil anlayış, aynı
zamanda, kadının namus ve onurundan onun kendisini değil, onu çok koruyan erkeği
sorumlu tutar ve böylelikle kadının özerk bir insan varlığı olduğunu örtük
biçimde reddetmiş olur.
İslamda başı açıklara bakış nasıl?
Dinsel düşünce monist, tekçi düşüncedir, mutlak hakikat iddiasında bulunur;
farklı düşünenlere karşı hoşgörüsüzdür. İslami cemaatçi anlayışın ve
yaşam tarzının ne kadar hiyerarşik, konformist ve bireyselliğin gelişimine karşı
tepkili olduğunu biliyoruz. Yıllar önce röportaj yapmaya gelen iki başörtülü genç
kadına o zaman sorduğum soru hâlâ geçerli. O zaman, 'Ben sizin başörtüsüyle
öğrenim görme talebinizi destekliyorum, peki siz, kendi görüşleriniz iktidara
gelirse, benim başörtüsü takmama hakkımı savunabilecek misiniz?' diye sormuştum. O
tarihte bana yanıt vermemişlerdi; umarım bugün verebilirler.
Yasaklamalar bir çare olabilir mi?
Türkiye'de laik düşünce ve hayat tarzı korkulduğu kadar yüzeysel değil, epey
derinlerde. Bu süreç, cumhuriyetle de başlamadı; Osmanlı'da kökleri var. Sağlıklı
demokrasiye sahip güçlü bir cumhuriyet için başörtüsü sorun olmamalı. Sorunu
yasakçı yöntemlerle çözmeye çalışmak, radikal tutumların sertleşmesine, daha
liberal unsurların da yabancılaşmasına yol açar. Bunca yıldan sonra cumhuriyet
artık, muhalif unsurları sisteme entegre edebilecek daha hoşgörülü bir yaklaşım
sergileyebilir. Bu bağlamda, üniversitelerin de, 'evrensel' kurumlar olduklarını
hatırlayacak olursak, her çeşit farklılığın ifadesine yer vermeleri gerektiği
sonucuna ulaşırız.
Üniversitelerde, davetlerde sorun olmamalı. Ama aynı şeyi devlet daireleri, mahkemeler
gibi kamu hizmeti veren yerler için söyleyemem. Kamu hizmetinde tarafsızlık esastır;
ve dinsel simgeler bu esasa aykırı düşer. Tarafsızlık, hukukun üstünlüğü gibi
konularda hiç de iyi sınav vermemiş olan bir idareye, bir de dinsel simgenin açık
ettiği taraflılığı eklememek gerek.
Türban Allah'ın emri ama takılmayabilir!
AKP Diyarbakır Milletvekili, İnsan Hakları Komisyonu Başkan Vekili Cavit Torun,
türban konusunu Milliyet'e şöyle değerlendirdi:
"Türban Allah'ın emri ama 'ille de takılmalı' görüşü içinde değilim.
Süreç içinde bu problemin taraflarınca çözülmesi gerekir. Dayatma ile 'ben bu işi
ille de bu şekilde çözeceğim' demenin hiçbir mantıki anlamı yok. Ülkemizin bu
sıkıntıları yaşamaya, sorun üretmeye, ne zamanı, ne mecali var. Allah'ın emri olan
konuyu taraflar süreç içinde yasal zemine oturtarak çözmeliler.
Kanunlarda, türban takılmayacak diye açık, net kural yok. İnsanlar, örf âdete,
ahlaka aykırı olmayacak şekilde kendi kıyafetlerini seçmekte özgür olmalı.
Birilerinin 'başımı örtüp devlet dairesinde çalışacağım' diyerek huzursuzluk
yaratması ve bu şekilde gündeme gelmesi doğru değil. Türban siyasi bir simge olarak
takılmıyor. Takanların yüzde 95'inin siyasetle alakası yok."