TÜRBAN DOSYASI -
11
53 yaşında karar
verdi...
‘Deprem olunca
başımı kapattım’
17
Ağustos depreminden sonra başını örten sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç,
"Korkudan değil, Allah’a verdiğim sözü yerine getirmek için kapandım"
diyor.
Başörtüsü takma kararını nasıl verdiniz?
Başımı ben depremin üçüncü gecesi sadece Allah’a verdiğim bir sözü tuttuğum
için örttüm. Bir daha kefenimin içine girene kadar da başımın örtüsünün
açılması mümkün değildir. Üniversitede daha 15 yıllık hocalık hakkım olduğu
halde, kanunlara itaat ettiğim için istifa ettim. Ben aslında emekliliğimi istemedim,
istifa etmek zorunda kaldım. Kanunlara saygılı olmak zorundayım.
Bugün üniversiteyi yeni kazanmış biri olsaydınız yine aynı kararı verir
miydiniz?
Bunu yaşamadığım için bilemem. Başörtüsü olan öğrencilerime, ‘Başınızı
örtmek Allah’ın bir farzıdır. Ama ilim tahsili yapmak da farzdır. Dolayısıyla siz
şu anda iki farzdan birini tercih etmek zorundasınız’ derdim. Hiç kimseye
‘Başını aç, oku’ diyemediğim gibi hiç kimseye okulunu terk et de diyemem.
Başınız açıkken ibadet eder miydiniz?
Doğum ve ölüm arasında yaşayan bir hayvan değiliz. Doğumumun öncesi, ölümümün
sonrası var. Varoluş problemimi din sayesinde buldum. Ancak telkinle değil. Arayarak,
kan ter içinde dinimi buldum. 1977 yılından beri namazımı hiç bırakmadım.
1977’den 1999’a kadar her türlü sosyal faaliyete başım açık olarak katıldım.
Ancak 22 yıl boyunca namazımı da kıldım. Beyazıt Camii’ne girerken başımı
örter, çıkışta da açardım. Açarken bir saniye hicap duyar, utanırdım. Yasak
olmasaydı da o yıllar yine örtmezdim.
Başınızı kapatmanız size kolaylık mı, zorluk mu getirdi?
Profesör hanım başını örtmüş. Bu tek ve ilk vaka. En yakın üç arkadaşım
benimle alakayı kesti. Hiç beklemediğim yerlerden de destek gördüm.
‘TÜRBAN BOYNU ÖRTMEZ’
Türban ile başörtüsü farklı şeyler mi?
Türban genelde Vakko imzası ile satılan ve alt türevleri olan, saçı içine almakla
beraber kulakları da kapatan ancak boynu açıkta bırakan bir şapka türüdür. İslami
anlamda başörtüsü ise boynu da kapatan ve sadece yüzü açıkta bırakan bir baş
bağlama biçimidir. Türban bir Batılı hanım, Musevi ya da Hıristiyan bir hanım
tarafından da kullanılabilir. Meryem Ana’nın Rönesans dönemi resimlerine
bakarsanız pek çok resminin başörtülü olduğunu görürsünüz.
Yasaklama özgürlüğe müdahale midir?
Bir yerde yönetmeliğe aykırı hareket etmek, devletin kuralını çiğnemek olur. Ancak
devlet toplum için vardır. Allah’ın emri olduğu için başını örtmenin bir
özgürlük olduğunu düşünüyorum. Devletin, inancı gereği başını örten kişiye
müdahale etmesini de laikliğe aykırı buluyorum.
Resmi dairedeki bir memurun siyasi parti rozetini taşıması sizi rahatsız eder
mi?
Hayır, rahatsız etmez...
‘AKP, türban sorununu
alıştırarak çözecek...’
Prof. Dr. Yavuz Sabuncu’ya göre; AKP iktidarı, türban sorununu zamana yayarak,
alıştırarak çözmeyi amaçlıyor...
Sabuncu, Diyanet İşleri’nden Sorumlu Bakan’ın "Türbanı çözmeyeceğiz ama
çözülecek" sözlerini de kanıt gösteriyor.
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Yavuz Sabuncu türban
konusunda izlenen politikalar ve AKP’nin konuya yaklaşımına ilişkin sorularımızı
yanıtladı.
28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında ‘iç düşman’ olarak tespit edilen
irticanın, somut bir tarifi yapılmadıysa da irticanın simgesi türbanda somutlaştı.
Neden?
Öncelikle belirtmeliyim ki; demokratik bir ülkede kimsenin ‘iç düşman’ saptama ve
tanımlama hakkı yoktur. Bir gün ‘iç düşmanların’ iktidara gelmesi ve bu kez de
sizi ‘iç düşman’ ilan etmesinin yolunu açmış olursunuz. ‘İrtica’ meselesine
gelince, demokratik kurallar geçerli oldukça bu gücün etkisini sıfırlamak söz
konusu olamayacaktır. Öte yandan, bu siyasal akımın amacının İslami olduğu
söylenen esaslara dayanan, laiklikten uzaklaşmış bir rejimi gerçekleştirmek
olduğundan kuşku duymak da saflık olur. Dolayısıyla ‘türban’ın bu akımların
‘siyasal simgesi’ olduğu da elbette doğru. Ne var ki, bildiğim kadarıyla
Türkiye’de siyasal simge kullanmak suçlanacak bir şey değildir.
Gündeminde türbanın olmadığını söyleyen AKP, bu konuda nasıl bir strateji
izliyor?
AKP iktidarının konuyu ‘zamana’ yayarak ve ‘alıştırarak’ çözmeyi
amaçladığını düşünüyorum. Diyanet İşleri’nden Sorumlu Bakan bunu "Biz
çözmeyeceğiz, ama çözülecek" biçiminde zaten söyledi. Bu onlar açısından
akıllıca bir yaklaşım tabii. Şimdilerde belki yeni yeni fark ediliyor ama, zaman
içinde iktidarın ezici Meclis çoğunluğuna dayalı ağırlığı giderek artacaktır.
Hem devletin hem de toplumun her kademesinde. Sonra da Cumhurbaşkanlığı seçimi
gelecek gündeme. Yani, AKP’nin zamanı bu konuda ‘bol’dur.
Türkiye Cumhuriyeti laikliğin sınırlarını iyi çizmiştir demek mümkün
mü?
Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliğe yaklaşımı, ‘dinin kişinin vicdanında
tutulması’ ve siyasal alana müdahale etmesinin önlenmesi yoluyla din ve vicdan
özgürlüğünün sağlanması ve bunun için gerekli olanın yapılması biçiminde
tanımlanmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu biçimde anlaşılması gereken
‘laiklik’ politikasının bir aracı olarak düşünülmüştür.
1980 SONRASI DURUM
Bu yaklaşımın bugün zedelendiğini söylemek mümkün mü?
Özellikle 1980 sonrasında çok zedelenmiş bir ilke olduğunu söylemek gerekir.
Muhafazakâr, itaatkâr, söz dinleyen ve ‘muzır’ düşüncelere kapılmayacak bir
toplum yaratmak için başlatılan girişimler 1980 sonrasında doruğa çıkmış, din
eğitimini zorunlu kılan, Alevi köylerine cami yapan, İmam Hatip okullarını teşvik
eden Milli Güvenlik Konseyi Yönetimi, bir yandan ‘Atatürkçülük edebiyatı’
yaparken, öte yandan Türk - İslam sentezi yaklaşımını resmi ideoloji olarak topluma
empoze etmekte sakınca görmemiştir. Etnik olarak ‘Türk’, dinsel olarak
‘Sünni’ olarak tasarlanan ‘türdeş’ bir toplum yapısının daha kolay
denetlenebileceği düşünülmüştür.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu çerçevede rolü değişti mi?
Bu politikanın da etkisiyle, gittikçe büyüyen bütçesi, yüz binleri bulan imam
kadrosu, artan yayınları, radyo - TV programları, vakıfları, ‘fetva’ diye
adlandırılan açıklamaları ile kamu kaynakları sayesinde İslam dininin Sünni
mezhebinin topluma aşılanması işlevini yürütür hale geldi. Dolayısıyla, 1997’de
irticayı ‘iç düşman’ olarak tanımlayanların, önce Türkiye’nin bu noktaya
nasıl getirildiğinin muhasebesini yapmaları, çizilen ‘kurmay planlarının’ hangi
dinamikleri yaratıp hangi dirençleri kırarak, nasıl olup da bu akımları siyasal
iktidara taşıdığını değerlendirmeleri gerek.
TÜRDEŞ TOPLUM HAYALİ
Sizce bunu değerlendirebilecekler mi?
Değerlendirilmeli. Bugün şikâyet edilen hükümetin pek çok bakanının ve
milletvekilinin, İnönü’nün oğlu ve Atatürk’ün yaverinin MGK tarafından parti
kurucusu olmalarının engellendiği bir süreç sonucu iktidara gelen ANAP kökenli
siyasetçiler olduğunu hatırlatmak isterim. Sol akımları, demokrasiyi ve
demokratikleşmeyi, toplumsal-etnik-dinsel- düşünsel farklılıkları-farklılaşmayı
Türkiye için tehdit görenlerin, Türkiye’nin, 20 yıl sonra çamaşır değiştirir
gibi ‘iç düşman’ değiştirerek ‘eski tas eski hamam’ yönetilebilecek bir
ülke olmadığını ve türdeş toplum hayalinin ne anlama geldiğini fark etmeleri
gerekir.