Av. Muharrem Balcı
BAŞÖRTÜSÜ SORUNU ve HUKUKİ MÜCADELE
ÖZGÜR-DER , 13.04.1999 tarihinde , İstanbul Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde "Başörtüsü
Sorunu ve Hukuki Mücadele" konulu bir panel düzenlemiştir. Aşağıda panele konuşmacı
olarak katılan Av. Muharrem Balcı'nın tebliği yeralmaktadır.
ÜNİVERSİTE GİRİŞ SINAVLARINDA
MUHTEMEL ENGELLEMELERE KARŞI HUKUK RAPORU
Öncelikle, tüm hukuk dışı uygulamalara rağmen hukuk mücadelesinin verilebilmesi
anlamında düzenlenen panel ve seminer türündeki toplantılara katılımların yoğunluğu,
her türlü takdirin üzerindedir. Hukuk dışı uygulamaların kesintisiz bir şekilde yürütüldüğü
Türkiye'de, evvelce bu tür programlara az rastlanırdı veya katılım oldukça düşük
olurdu. Bu gelişmede en büyük pay, üniversite gençliğinin, hukuk toplumunun gerçekleşmesinde
önemli bir aşama olan "bilgi toplumu" aşamasına geçişin öncülüğünü
yapması ve bu doğrultuda bir avuç hukukçunun da bu mücadeleye verdiği anlamlı
destektir. Bu öncülük ve destek, ortaöğrenim gençliğinin de, haklarının neler
olduğu hakkında bilgi sahibi olmasına, elinden alınmaya çalışılan haklarının
yeniden kazanılması için verdiği hukuk mücadelesinde bilinçlenmesine dayanak
olmaktadır.
İnsanın doğuştan getirdiği temel hak ve özgürlüklerin bir bölümü sayılan eğitim-öğrenim
özgürlüğünün, hukuk dışı uygulamalarla yasaklanmaya çalışılması boş bir çabadır.
Bunun en güzel göstergesi, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki örgütlenmeler
ve bu örgütlenmelerin sağladığı katılımlardır.
Kılık-Kıyafetin Yasaklanmasına
İlişkin Hüküm Var mı?
İnsanların eğitim-öğrenim özgürlüklerinin kısıtlanamayacağı evrensel bir kural
olmakla birlikte, aynı zamanda bu özgürlükler, yetersiz de olsa Türk hukuk mevzuatında
yer almaktadır. Bu günlerde herkesin öğrendiği gibi, Yükseköğretim Kanununda kılık
kıyafeti, dolayısıyla başörtüsü ile öğrenim görmeyi engelleyen bir hüküm
yoktur. Yükseköğretim Kanununun EK-17. Maddesi, "yürürlükteki kanunlara aykırı
olmamak kaydıyla kılık kıyafeti serbest bırakmaktadır". Yürürlükteki diğer
kanunlarda da öğrencilerin kılık kıyafetini düzenleyen herhangi bir hüküm de
yoktur.
Ayrıca Üniversite öğrencilerinin kılık-kıyafetini düzenleyen herhangi bir Yönetmelik
de yoktur. Zira Yükseköğretim Kanununun "Yönetmelikler" başlıklı 65.
maddesinde hangi konularda yönetmelik yapılabileceği sınırlı bir şekilde sayılmıştır.
Bu sayılanlar içinde öğrencilerin kılık-kıyafetlerinin düzenlenmesine ilişkin bir
belirleme yoktur. Bu nedenledir ki Yükseköğretim Kanununda 31 Mayıs 1998 tarihinde yapılan
değişikliklerde dahi kılık-kıyafete ilişkin bir düzenlemeye gidilememiştir. Kılık-kıyafeti
yasaklayan idari işlemler, dikkat edilirse, Yönetmeliklerle değil, genelge veya
talimatlarla yapılmaktadır. Aslında kanuni mevzuatta kısıtlanmayan, aksine anayasa ve
kanunlarla teminat altına alınan eğitim-öğrenim özgürlüğü ile kılık-kıyafet
serbestisi, ancak genelgelerle yasaklanmaya çalışılmaktadır.
Adayların Statüsü
Burada çok önemli bir konuya dikkat gereklidir: Üniversite sınavlarına girecek
adayların, sınav sırasındaki statülerini çok iyi kavramaları gereklidir. Her ne
kadar, büyük bir kısmı Ortaöğrenim kurumlarında öğrenci olsalar dahi, üniversite
giriş sınavlarında ortaöğrenim kurumlarına ilişkin kanuni düzenlemelerin muhatabı
değillerdir. Aynı zamanda üniversite öğrencisi olmadıklarından da üniversitelere
ilişkin düzenlemelerin de muhatabı değillerdir. Girecekleri sınav sonucunda
kazanacakları statünün gerekleri sayılabilecek kısıtlamalara muhatap olmaları düşünülemez.
İçinde bulundukları statünün adı, "ADAY"dır. Adaylık için aranan asgari
ve gerekli şartları taşıdıkları için kendilerine sınava giriş kartı verilmiş ve
sınava kabul edilmişlerdir. Adayların ellerindeki ÖSS Kılavuzunda, "şu şekilde
gelirseniz sınava girersiniz, şu şekilde gelirseniz giremezsiniz" şeklinde bir hüküm
yoktur.
Kaldı ki, ortaöğrenime ilişkin disiplin hükümlerine tabi tutulabilseler dahi, başörtüsü
ile sınavlara girmelerinden dolayı haklarında sadece disiplin soruşturması açılabilecektir.
Dolayısıyla adayların sınavlara istedikleri kıyafette girebilmesinde herhangi bir
hukuki engel yoktur.
Burada bir şeye daha dikkat çekmek gereklidir. Hiç bir engelin olmaması, adayların hiç
bir engelle karşılaşmayacakları anlamına da gelmemektedir. Kanunsuz emirleri uygulama
konusunda gönüllü davranacaklarla birlikte, sırf korkularından dolayı kanunsuz emri
uygulayacak görevlilerin engellemeleri ile karşılaşabilirler. Üniversite adaylarının
sınavlar hakkında bilgilendirilmesi için yapılan çalışmaların amacı da, muhtemel
engellemelere karşı adayların haklarını nasıl kullanabilecekleri hakkında bilgi
vermektir.
Türk hukuk sistemi içinde yer alan üç önemli husus, bu bilgilendirmenin eksenini oluşturmaktadır:
Bunlardan biri "suçların belirlenmesi", diğeri "kanunsuz emir", bir
diğeri de "ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri"dir.
Suç ve Ceza Belirleme Tekeli
TBMM'nindir
Hiç kimse veya hiç bir organ, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini
kullanamaz. Suçların ve cezaların tarifi ve belirlenmesi, diğer bir ifade ile suç ve
ceza yaratma bir devlet yetkisidir. Bu yetki de TBMM tarafından kullanılabilmektedir.
Anayasanın 38/3. maddesi "Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak
kanunla konulabileceğini" emretmektedir. İdarenin suç ve ceza yaratma yetkisini
kullanabilmesi için kendisine Anayasa tarafından açıkça yetki verilmesi gerekir. Kaldı
ki Anayasa bu yolu kapatmış, suç ve cezaları belirlemenin tamamen TBMM'nin tekelinde
olduğunu emretmiştir. Buradan, idarenin, yönetmeliklerle herhangi bir suç ve ceza
belirleme yetkisinin olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Hatta, idare kendi başına
disiplin suçu dahi belirleyemez. Disiplin suçu da olsa, suçların ve cezaların Türk
Ceza Kanununda veya diğer Kanunlarda belirlenmiş olması, onları suç ve ceza olmaktan
çıkarmaz. Diğer bir deyişle kim düzenlerse düzenlesin suç suçtur, karşılığında
verilen ceza da cezadır. Fakat suçların düzenleme yetkisi TBMM'nindir. İdarenin İdari
Düzenleyici İşlemlerle (Yönetmelik veya Genelgelerle) suç belirlemesi Anayasaya,
kanuna ve hukuka aykırıdır. O halde adaylar çok iyi bilmelidirler ki, herhangi bir
idari işlemle, başörtüsü veya herhangi bir kıyafetin yasaklanması suretiyle sınava
girme hakları, Anayasaya ve kanuna rağmen suç ve ceza ihdas edilerek ellerinden alınamaz.
Anayasa ve kanunlarda başörtüsü veya bir başka şekilde kılık kıyafetin
yasaklanması ve bunun karşılığında belirlenmiş bir ceza yoktur.
Anayasanın 174. maddesi ile teminat altına alınan İnkılap Kanunları arasındaki
"Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun", ruhanilerin ruhani kisveleri
ile dini mekanlar dışında dolaşamayacaklarına, izcilerin ve sporcuların kendilerine
müsaade edilen kıyafetleri giyebileceklerine ve yabancı misyon görevlilerinin
giysilerinin başkaları tarafından giyilemeyeceğine dair hükümler getirmektedir. Bu
Kanunun, memurların ve öğrencilerin kılık-kıyafetlerinin yasaklanması ile ilgisi
yoktur. Dolayısıyla kılık-kıyafet yasaklamalarının gerekçesi yapılamaz. Bu Kanunu
gerekçe gösteren idari işlemler hukuki dayanaktan yoksun olup, iptali gerekir.
Aynı şekilde son dönemde Anayasa Mahkemesi kararlarının da İdari İşlemlerde gerekçe
olarak gösterildiği görülmektedir ki, bu da hukuka, Anayasaya ve kanunlara aykırıdır:
Anayasanın 153/2. maddesi, "Anayasa Mahkemesi, bir kanun veya Kanun hükmünde
kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle,
yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez" hükmünü
getirmektedir. Bu hükme göre, "herhangi eylemin Anayasa Mahkemesinin herhangi bir
kararıyla yasaklandığı" şeklindeki bir görüş veya "Anayasa Mahkemesinin
herhangi bir kararında konu ile ilgili gerekçesinin idari işlemin dayanağı yapılması",
Anayasanın bu hükmüne aykırıdır.
Yine, Anayasanın 13. maddesi, tüm yasaklama ve düzenlemelerin KANUNLA YAPILABİLECEĞİNİ
emretmektedir.
Danıştay 8. Dairesi, E. 1986/402, K. 1988/192 sayılı kararında bu konuya açıklık
getirmiştir:
"Anayasanın 153. Maddesine göre Anayasa Mahkemesi kararlarının tüm yasama, yürütme
ve yargı yerlerini bağlayacağı kuşkusuzdur. Aynı maddenin ikinci fıkrasında
Anayasa Mahkemesinin yasa koyucu gibi hareket ederek yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde
karar veremeyeceği belirtilmiştir. Bu durumda Anayasa Mahkemesince iptal edilmeyip yürürlükte
bırakılan bir yasa kuralını görülmekte olan bir davada uygulayan yargı yerlerinin
bu yasa kuralının yorumunda Anayasa Mahkemesinin yorumuyla bağlı olmadığı, başka
bir anlatımla yürürlükteki bir yasanın yorumunun ancak o yasayı uygulayan yargı
yerinin yetkisinde bulunduğu ve birbirinden ayrı yargı yerlerinin aynı yasayı
birbirinden ayrı yorumlayabileceği duraksamaya yer vermeyecek ölçüde açıktır. Bu
nedenle 442 sayılı Yasanın 33. Maddesi yürürlükte bulunduğuna ve görülmekte olan
bu davada uygulanması gerektiğine göre, bu maddedeki kuralların Anayasa Mahkemesi
kararında yer alan gerekçelerle bağlı olmaksızın Dairemizce yorumlanması
gerekmektedir."
Danıştay'ın bu kararına rağmen, Yükseköğretim Kanununun Ek-17. Maddesi ile ilgili
olarak, İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Nur SERTEL'in verdiği:"Şu
andaki madde 'Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla, yükseköğrenim
kurumlarında kıyafet serbesttir' diyor. Buna da iptal davası açıldı ama, Anayasa
Mahkemesi bunu iptal etmedi. Sadece Anayasaya uygun yorum yöntemiyle bunu sonuçlandırdı
ve 'Kılık kıyafet serbestisi, dini inanç nedeniyle boyun ve saçların örtü ve türbanla
kapatılmasını ve dinsel nitelikteki giysileri kapsamaz' dedi. Yani kılık kıyafet
serbestisinin sınırlarını açıkladı. Bu gün türban kılık kıyafet serbestisi içinde
değildir." şeklindeki mütalaa, tamamen hukuki dayanaktan yoksundur.
Ceza Yerine Geçen Güvenlik
Tedbirleri Ancak Kanunla Konulabilir
Güvenlik tedbirleri, kamu düzeni, genel ahlak ve genel sağlık gibi, yine Anayasada
belirlenen kriterlerle alınabilecek önlemlerdir. Bu önlemlerin engellemek istediği
husus, kanunlarda açıkça suç sayılan eylemlerin, kamu düzeni, genel ahlak ve genel
sağlığı tehdit edecek boyuta varmadan önlenmesidir. Fakat bu tedbirler hiç bir
zaman, bir ceza tayini şeklinde alınamaz.
Anayasanın 38. maddesinin 3. fıkrasının son cümlesi, "ceza veya ceza yerine geçen
güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceğini" emretmektedir. İdarenin,
Kanunun yetki vermemesine rağmen, ilgilisine ceza verilmesi tarzında alacağı güvenlik
tedbirleri, Anayasanın 38/3-son. fıkrası hükmüne girer. Örneğin: Öğrencilerin Üniversite
kampüsüne sokulmamaları, girenlerin çıkarılması, sınıflara alınmamaları, sınıflardan
atılmaları, şeklindeki tedbirler, ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri anlamındadır.
Çünkü bu tedbirler, kanunda sayılmamış, mahiyetleri hakkında kanunda herhangi bir
belirleme yapılmamış, aksine bir tedbir olmaktan öte, öğrencilere ceza verilmesi şekline
dönüştürülmüş, bir ceza verme tasarrufu olmaktadır.
Kanunsuz Emir
Üniversite sınavlarına girecek adayların, kanunda ve yönetmeliklerde belirlenen görevlerini
yerine getirebilmesi, aynı zamanda idarenin de kanuna ve hukuka uygun davranması ile mümkündür.
Taraflardan birinin hukuka ve kanuna aykırı davranması halinde diğer tarafın kanuna
uygun davranması beklenemez. Aksine, hukuka ve kanuna aykırı davranan kimse, karşı
tarafı suç işlemeye tahrik ve teşvik etmiş olur ki, bu da ayrı bir suç işlemek
demektir. Bu bakımdan kanunsuz emri veren ve uygulayanlar, hem anayasal hem de kanuni suç
işlemiş olurlar.
Anayasanın 137. maddesinde "kanunsuz emir" tanımı yapılmaktadır:
"Konusu suç teşkil eden emir, hiç bir suretle yerine getirilmez; yerine getiren
kimse suç işlemekten kurtulamaz."
Aynı şekilde Devlet Memurları Kanununun 11. maddesinde de "kanunsuz emir" aynı
ifadelerle tanımlanmıştır.
Öğrencilerin bilmesi gereken önemli bir nokta şudur: Bir emrin hukuka uygun olabilmesi
için aşağıdaki şartlar aranır:
1. Emri veren, emri vermeye yetkili olmalıdır.
2. Verilen emir, memurun görev ve yetki alanı içinde olmalıdır.
3. Emir, önceden konulmuş usul ve şartlara uygun verilmiş olmalıdır.
4. Emrin konusu hukuka uygun olmalıdır.
Bu şartlardan birini taşımayan emir, kanunsuz emirdir. Kanunsuz emir, idari bakımdan
emri vereni sorumluluk altına koysa da, ceza sorumluluğu açısından emri verenle
birlikte emri uygulayan da sorumlu olur.
İdari İşlem ve Eylemin Hukuka
Uygunluğunun Denetimi
İdarenin işlem ve eylemlerinin hukuka ve kanuna uygun olması Anayasanın 125. Maddesi
emridir. Bu uygunluk, İdarenin, eylem ve işlemlerinde Kanunlara, Tüzüklere ve Yönetmeliklere
uygun tasarruflarda bulunması, aksi halde hukuka aykırılığı nedeniyle yapılan işlemin
iptal edilebileceği anlamındadır.
İdarenin haksız eylem ve işlemine muhatap olan Aday,
- Öncelikle muhatap olduğu işlemin dayanağı olan tüzük, yönetmelik veya genelgenin
kanuna dayalı ve kanunun lafzına ve ruhuna uygun düzenlenip düzenlenmediğini,
- İkinci olarak da, bu düzenlemelere dayanılarak yapılan işlem ve eylemin hukuka ve
kanuna uygunluğunu, dolayısıyla hukuka ve kanuna aykırı işlem ve eylem nedeniyle uğranılacak
zararın telafisi yollarını, araştırması gereklidir.
Sınava alınmama şeklinde bir engellemeyle karşılaşan aday, engellemeyi yapanın
mutlaka, hüviyetini, varsa yaka veya sicil numarasını ve görevini, mümkünse yazılı
olarak öğrenmesi ve kendisi hakkında yapılan işlemin yazılı ve tasdikli bir örneğini
istemesi gerekir. Bu mümkün olamadığında mevcut durumu bir Noter aracılığı ile
veya olay yerinde hazır bulunan birden fazla kişinin tanıklığını içeren bir
TUTANAKLA tespit etmesi gerekir. Tanzim edilecek bu tutanaklar ileride, yasaklamaya
muhatap olan Adayın, idari yargı veya genel yargıda hakkını araması sırasında her
türlü hukuki ve cezai takibat için önemli bir ispat belgesi olacaktır.
Önemli bir husus da, kanunsuz emri uygulayan görevliye karşı hak aramanın, kendisi
hakkında dayanak olarak alınan idari işlemin bir suretinin istenmesinin hiç bir şekilde
suç oluşturmayacağıdır. Bu nedenle, adaylar hukuk dışı bir uygulama ile karşılaştıklarında,
yukarıda ifade edilen gereklilikleri yerine getirmelidirler.
Hak Arama Yolları
İdarenin hukuka aykırı işlem ve eylemlerine karşı İdare Mahkemelerinde yürütmenin
durdurulması istemli dava açılabilir. Ancak sınava alınmama şeklinde tezahür edecek
işlem ve eyleme karşı idari dava açılması, sınav hakkını geri getirmeyecektir. O
halde, haksız uygulamaya konu emri veren ve uygulayan görevlilere karşı, Türk
Hukukunda düzenlenen"Haksız Fiillerden Doğan Sorumluluk ve Tazminat" hükümleri
uyarınca maddi ve manevi tazminat davaları açılabilir.
Ayrıca kanuna aykırı uygulama emrini veren ve uygulayanlara karşı, öğrenimin
engellenmesi nedeniyle Türk Ceza Kanununun 188/6. maddesi uyarınca Cumhuriyet Savcılığına
şikayette bulunulabilir. Yine Türk Ceza Kanununun 228. maddesi uyarınca da şikayette
bulunulabilir.
TCK'nın 188/6. maddesi,
"Gayrımeşru olarak her türlü eğitim ve öğretim kurumlarına veya öğrencilerin
toplu olarak oturdukları yurt veya benzeri yerlere veya eklentilerine girilmesine veya
orada kalınmasına kişiler veya eşya üzerinde zor kullanarak veya başkalarını
tehdit ederek engel olanlara iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası" öngörmektedir.
TCK'nın 228. maddesinin : "Devlet memurlarından her kim, bir şahıs veya memur
hakkında memuriyetine ait vazifeyi suiistimal ile kanun ve nizamın tayin ettiği
ahvalden başka suretle keyfi bir muamele yapar veya yapılmasını emreder veya ettirirse
altı aydan üç seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu muamelede hususi
maksat veya siyasî saik veya sebep mevcut ise cezası üçte birden yarıya kadar arttırılır.
Memuriyetin icrasında lüzumsuz yere sert muamelelerle bir şahsın kanun hükmüne veya
hükümetin emirlerine itaat etmemesine sebep olan memur dahi aynı ceza ile cezalandırılır."
hükmüne göre de, Üniversite sınavlarında aday öğrencilere kanunsuz emir uygulamak
veya uygulatmak suretiyle keyfi muamele yapanlar hakkında da Cumhuriyet Savcılığına
suç duyurusunda bulunulabilir.
Kanunsuz emri veren ve uygulayanlar hakkında soruşturma yapmak yetkisi, Yükseköğretim
Kanununun 53. maddesi uyarınca Cumhuriyet Savcılarının görevi dahilindedir. Kanunun
53/C-7. maddesinde bu görev doğrudan Cumhuriyet Savcılarına verilmiştir. İlgili hakkında
İdari Soruşturma yapılabileceği gibi, idari soruşturmadan bağımsız olarak
Cumhuriyet Savcılığı da kendiliğinden kovuşturma yapar.
Adayların uğradığı haksız bir uygulama üzerine yaptıkları şikayete karşılık,
görevini yapmayan Cumhuriyet Savcıları aleyhine de şikayet hakkı saklıdır. Ayrıca
yukarıda ifade edildiği gibi, ilgililer hakkında her türlü maddi ve manevi tazminat
talep etme hakkı da saklıdır. Şikayet üzerine açılacak davaya bakacak Hakimlerin
sorumluluğu da, Cumhuriyet Savcılarının sorumluluğu gibidir.