Prof. Dr. Hayreddin Karaman
Başörtüsü yasağı, demokrasi ve insan
hakları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, türban konusundaki görüşlerini, FP'nin kapatılması
istemiyle açtığı davanın esas hakkındaki mütalaasında şöyle açıklamış:
"1. Yükseköğretim kurumlarında gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve
dayanışmaları yarınları için önemliyken onları dinsel gereklerle ayrıma bağlı
tutarak kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinsel
inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevk edebilecek ortamın yaratılmasında
ülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır... 2. a) Başörtüsü ve türbanla
boyun ve saçların örtülmesine resmi daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması,
bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu yönde giyinip başını
örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar
yaratacaktır. b) Bu durumun laiklik ilkesine aykırı düşeceği kuşkusuzdur. Kamusal
kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan
giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı niteliğindedir."
Anlaşılan bu konu hepimizi bir süre daha meşgul edecek, inananlar tutumlarından vazgeçemeyeceğine
göre sonunda yasakçılar çıkmaz bir yolda olduklarını görecek, demokrasiye, hukuka
ve insan haklarına teslim olacaklardır.
Sayın savcının iddialarına ve kanaatine, demokrasi, insan hakları ve hukuk ölçütlerine
göre katılmak mümkün değildir.
1. Okuyan gençlerin kardeşlik, arkadaşlık ve dayanışmalarını, inanç ve
kanaatlerini gizlemeye bağlı kılmak onları iki yüzlülüğe, sahteciliğe, takıyyeye,
yanlış anlama ve değerlendirmeye dayalı ve dolayısıyla geçici olan birlikteliğe
sevketmek olur. Doğru ve sağlıklı olan ilişki, farklılıkların bilinmesine, hoşgörülmesine,
kimlik ve kişiliğe bağlı hak olarak tanınmasına dayanan ilişkidir. Farklılık içinde
birlik ve beraberlik, arkadaşlık, dayanışma kurulamadıkça hedefe ulaşılmış sayılmaz.
Bırakın arkadaşlığı, İslam hukukuna göre gayr-i müslim bir bayanla evlenip aile
kurmak, çoluk çocuk sahibi olmak bile mümkündür. Bunun için ne kadının dinini
gizlemesine ihtiyaç vardır ne de Müslüman olmasına. Kocası onun dini ibadet ve
ihtiyaçlarını da karşılamak mecburiyetindedir. Asırlarca önce farklı inananlar ve
yaşayanlar arasında bu kadar önemli birlikler ve dayanışmalar kurulabildiği halde
21. y.y.'da gerçeği yansıtmayan dış görünüş ve beyanlar ile insanları tektipleştirmek
ve arkadaşlığı, beraberliği, dayanışmayı buna bağlamak şaşırtıcıdır. Ülkenin
yararı sahte ve dış görünüşe bağlı, aldatıcı beraberlikte değil, farklı inanç
ve hayat tarzlarının kendileriyle hesaplaşarak karşı tarafın hak ve özgürlüğüne
saygı göstermelerinde, böyle bir çoğulcu kültürün yayılmasındadır.
2. a) Resmi daire ve üniversitelerde başörtüsüne izin vermenin, başını örtmeyenler
üzerinde baskı ve yönlendirme oluşturmadığı ve onları örtünmeye zorlamadığı
deneme ile isbat edilmiştir. Bazı bağnaz, baskıcı, tektipleştirici ve istismarcıları
istisna ettiğimizde hem resmi dairelerde hem de üniversitelerde örtünenler ile örtünmeyenler
yanyana, arkadaşça, hatta kardeşçe yaşamışlar, işbirliği ve dayanışma içinde
olmuşlardır. Öte yandan başörtüsü yasağı uygulanmaya başlanınca bu, örtünenler
üzerinde açık, kesin, objektif bir baskı oluşturmuş, bununla da kalmayarak onları
öğrenim ve görev yapma haklarından mahrum ettiği için anayasal eşitlik hakkını
ihlal etmiş, kesin bir ayrımcılığa meydan vermiştir. Aynı dinden olanların dini
uygulamaları hiçbir zaman aynı olmamıştır, ayrı dinden olanlar da zaten inanç ve
uygulama bakımından farklı bir tutum içindedirler. Buna rağmen her iki gurubun farklılıkları
ayrılık yaratmamış, vatandaşlık, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık... ilişkileri
içinde birlik ve beraberlik devam etmiştir. Bugün üniversite ve resmi dairelerde
okuyan ve çalışanların çoğu başlarını örtmüyor, bu durum örtenler üzerinde
baskı oluşturmuyorsa niçin örtünmeyenler üzerinde baskı oluştursun!
b) Ayırım ancak kişiyi, hayat tarzı ve kıyafeti yüzünden (mesela başını örtüyor
veya örtmüyor diye) haklarından mahrum ederseniz gerçekleşir; bugün Türkiye'de yapılan
budur, ayrımcılığa karşı olanlar bu yasağa hemen son vermelidirler.
İnsanların inançlarına göre yaşamalarını sağlamak, din özgürlüğünü teminat
altına almak laik devletin olmazsa olmaz şartıdır. Laiklik adına din özgürlüğünü
-başkalarının hak ve özgürlüklerini açık, kesin ve yaygın olarak ihlal etme
noktasına gelmedikçe- kısıtlamak hukuk dışıdır, insan haklarına aykırıdır.
Millet iradesini, hukukun evrensel ilkelerini, insan haklarını kaale almayan, hukuku
kendi bildiğine, hatta ideolojik tercihine göre anlayan, yorumlayan ve hükme bağlayan
hakimlerin egemen olacakları bir yönetime dense dense "hakimler devleti"
denir.
Not: Sayın Müderrisoğlu başkanlığındaki komisyon üyelerine teşekkür ediyor,
gayretlerinin devamını diliyorum.
1 Nisan 2001 Yeni Şafak