Gani Gönüllü
BAŞÖRTÜSÜ VE İNSAN HAKLARI
Ülkemizin Avrupa Birliği (AB)'ne aday ülke olmaya davet edilmesi ve nihayet adaylığının
Helsinki'de ilan edilmesiyle çeşitli tartışmalar başladı. Abdullah Öcalan'ın idamından
kokoreç yasağına kadar AB standartlarının Türkiye'yi nasıl etkileyeceği merak
konusu...
Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden ağır eleştiriler aldığı konuların başında
"insan hakları" geliyor. Şimdiye kadar insan haklarını hep devlete karşı
öne süren, ama başta PKK olmak üzere terörist örgütlerin katliamlarını insan
hakları ihlali saymayan Batılılar, yine mutat taleplerini ileri sürmekteler. Türkiye
içinden de malum çevrelerin katılımıyla, insan hakları bakımından AB standartlarına
uyum göstermek adına Öcalan'ın idam edilmemesi, Kürtçe TV yayınlarının serbest bırakılması
ve azınlık hakları öne çıkarılıyor.
Esas ilginç olan, Ülke içinde insan hakları adına bu talepleri seslendirenler başörtüsü
konusunda taviz verilmeyeceğini ve irtica ile mücadelenin süreceğini söylemekteler.
Anlaşılan meşhur çifte standart devam ediyor; bizden olanlara insan hakları, bizden
olmayanlar insan sayılmaz. Bütün bu çifte standartlı yaklaşımlara karşılık,
insan hakları bakımından başörtüsünün durumunu ele almak da bize düşüyor.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne göre gerek üniversite öğrencileri,
gerekse kamuda çalışanlar bakımından başörtüsünün durumunu başlıklar halinde
ele alacağız.
Bütün insanlar eşittir
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin birinci maddesi "Bütün insanlar özgür,
onur ve haklar bakımından eşit doğarlar" demektedir. İkinci madde ise;
"Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal
veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayırım gözetmeksizin bu
Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün hürriyetlerden yararlanabilir"
hükmünü getirmektedir.
Bu hükümler insan hakları bakımından çifte standart olamayacağını kesin bir biçimde
ortaya koymaktadır. Ülkemizde, 28 Şubat sürecinde yaşanan pek çok olay başörtülülerin
"eşit yurttaşlar" olarak kabul edilmediklerini gözler önüne sermiştir.
Dini inançları sebebiyle başörtüsü takan insanlar, üniversitelerde eğitim haklarından,
mahkemelerde avukatlık yapma haklarından, kamuda öğretmen, hemşire, doktor, öğretim
görevlisi vb. gibi çalışma haklarından mahrum edilmişlerdir. Bu uygulamaya başörtülü
oldukları için eşit kabul edilmemeleri sebebiyle muhatap kılınmışlardır.
Başörtüsü takanlar sadece kadınlar olduğundan, yapılan ayırıcı uygulamalar bir
"cinsiyet ayırımı" anlamına da gelmektedir. Çünkü aynı inanç ve kanaate
sahip erkekler bütün hak ve hürriyetlerini kullanırken, sadece kadınlar
engellenmektedir.
Din ve vicdan hürriyeti
Beyannamenin 18.maddesi; "Herkesin düşünce, din ve vicdan hürriyetine hakkı vardır.
Bu hak, tek veya topluca, açık olarak yahut özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet
ve dini törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir" şeklindedir. Buna göre
düşünce hürriyeti gibi, din ve vicdan hürriyeti de temel hürriyetlerdendir ve dini eğitim,
ibadet, dinin emirlerini uygulama hürriyetini de içerir.
Başörtüsünün dinin emri olduğu bizzat bir Devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı,
Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 03.02.1993 tarih, 1993/0221 sayı ve 6 numaralı kararı
ile ilan edilmiştir. Bu kararda Nur Suresinin 31. ayeti ile Ahzab Suresinin 60. ayetine
atıfta bulunularak; kadınların "Başörtülerini, saçlarını, boyun ve gerdanlarını
iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin kitap, sünnet ve İslam
alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları
dini bir vecibedir" denilmektedir.
Bu durumda insanların başörtüsü takmayarak günah işleme hakkı olduğu gibi, başörtüsü
takarak günahtan sakınma ve dini vecibeyi yerine getirme hakkı da vardır. Başörtüsü
takma hakkı, insan haklarının temel ilkelerinden biri olan ve dini uygulama hakkını
da içeren din ve vicdan hürriyetinin gereğidir.
Ülkemizde başörtülü üniversite öğrencileri ve kamu çalışanlarının tabi
tutuldukları uygulamalar din ve vicdan hürriyetine aykırıdır. Din eğitimi konusunda
getirilen kısıtlamalar; İmam-Hatip Liselerinin tabi tutuldukları baskılar ve özel
muameleler ile Kur'an kursuna gitmeye yaş sınırlaması getirilmesi de dinin öğrenilmesi
hakkını ihlal etmektedir.
Herkes eğitim hakkına sahiptir
Beyannamenin 26.maddesi eğitim hakkını düzenlemektedir. Buna göre; "Herkes eğitim
hakkına sahiptir. Eğitim en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim
zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine
göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır."
Eğitim hakkı böylece temel ve vazgeçilmez insan hakları arasında yerini almış
olmaktadır. Özellikle yüksek öğretimin "tam bir eşitlikle" herkese açık
olması kuralı ülkemizde maalesef açık biçimde ihlal edilmektedir. Başörtülü öğrencilere
üniversite kapılarının kapatılması ve eğitim haklarının ellerinden alınması tam
bir insan hakları ihlalidir ve bir ilkellik örneğidir.
Ülkemizde başörtüsü yasağı bakımından devlet okulları ile özel okullar arasında
bir fark olmadığından, başörtüsü sebebiyle okula alınmayanların eğitimlerini başörtüsü
zorunlu olmayan okullarda sürdürme imkanları da bulunmamaktadır. Hatta, daha çok yetişkinlere
yönelik olan Açık Lise ve Açık Öğretim Fakültesi de kapılarını başörtülülere
kapatmakta ve onları sınavlara kabul etmemektedir. Bu sebeple eğitim sahasındaki başörtüsü
yasağı, başörtülülerin eğitim haklarından tamamen mahrum edilmeleri sonucunu doğurmaktadır.
Üniversite kapılarının başörtülülere kapatılması, insan haklarının bir başka
bakımdan daha ihlali anlamına gelmektedir. O da kamu hizmetlerinden eşit yararlanma
ilkesidir. Beyannamenin 21. maddesinde; "Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit
olarak yararlanma hakkı vardır" denilmek suretiyle, kamu hizmetlerinde eşitlik
kuralı getirilmiştir. Buna göre bir kamu hizmeti olan eğitimde eşitlik kuralını
ihlal ederek başörtülülere ayırıcı davranmak insan haklarına bu bakımdan da aykırı
olmaktadır.
(..Çalışma hakkı
Çalışma hakkı Beyannamenin 23. maddesi ile teminat altına alınmıştır. Bu maddede;
"Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma
ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır" ifadesi mevcuttur. Böylece çalışma
hakkı insan haklarından sayılmış ve kimsenin işsizliğe mahkum edilemeyeceği ortaya
konulmuştur.
Ülkemizde avukatlık yapmak için bütün şartları yerine getirdikleri halde başörtülülere
çalışma hakkı verilmemektedir.
Öğretmenler ve diğer kamu görevlileri, başörtülü oldukları gerekçesiyle işten
atılırken özel okullarda ve dershanelerde de görev yapmaları engellenmektedir. Hatta
bilgisayar kursu ve sürücü kursu gibi tamamen özel olan işlerde de başörtülü
olarak görev yapmak engellenmektedir. Demek oluyor ki, bir öğretmen veya avukat başörtülü
olarak mesleğini yapma hakkından mahrum edilmekte ve işsizliğe mahkum edilmektedir. Bu
ise insan haklarına aykırıdır...)
Kültür hayatına serbestçe katılma
Beyannamenin 27. maddesi; "Herkes toplumun kültür hayatına serbestçe katılma, güzel
sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına
sahiptir" demektedir.
Ülkemizde öğretim üyesi iken başörtüsü sebebiyle işine son verilenler vardır ve
çalışma hakları yanında bilim yapma hakları da ellerinden alınmıştır.
Yapılan bilimsel toplantı ve konferanslara başörtülü olarak katılanlar, (yakın bir
tarihte Çanakkale Üniversitesi'nin düzenlediği Osmanlı Devleti konulu konferansta
olduğu gibi) bu toplantılara ya hiç alınmamakta veya salondan çıkarılabilmektedirler.
Yine ev kazalarına karşı, ev kadınlarını bilgilendirmek maksadıyla yapılan toplantıya
başörtülü olarak katılanlar, Trabzon İl Milli Eğitim Müdürü tarafından İstiklal
Marşı söylenirken başlarını açmak veya salonu terketmek arasında tercih yapmaya
zorlanmışlardır.
Bu örnekler de gösteriyor ki, Ülkemizde başörtülüler bilimsel ve kültürel hayata
serbestçe katılma ve bunlardan yararlanma hakkına da tam olarak sahip değildirler.
Ülkemizdeki mevzuat
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ndeki haklar genel olarak bizim mevzuatımızda da
vardır. Anayasa'nın 10. maddesine göre; "herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi
düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin
kanun önünde eşittir." Anayasa'nın 24. maddesi de din ve vicdan hürriyetini güvence
altına almıştır. Eğitim-öğrenim hakkı da Anayasa'nın 42. maddesinde "kimse eğitim
ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz" denilmek suretiyle teminat altına alınmıştır.
Uygulamalara bakarak, bu hakların Anayasa'da bulunduğuna insanın inanası gelmiyor.
Evet bütün bu haklar Ülkemizde "kağıt üstünde" mevcuttur. İnsan hakları
genel olarak tanınmış ve sonra bunlara sınırlamalar getirilmiştir.
İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin 29. maddesine paralel olarak, Anayasa'nın 13.
maddesi de insan haklarına ancak kanunla sınırlama getirilebileceğini belirtmektedir.
Ülkemizde halen yürürlükte olan hiçbir kanunda yüksek öğretim öğrencilerinin başörtüsü
takamayacaklarına ilişkin bir hüküm yoktur. Kıyafete ilişkin ise; YÖK Kanununun Ek
17. maddesindeki "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yüksek öğretim
kurumlarında kılık kıyafet serbesttir" hükmü vardır. Bu açık hükme rağmen,
bir Anayasa Mahkemesi kararı gerekçesine dayanılarak üniversitelerimizde başörtüsü
yasağı uygulanmaktadır.
Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Erdoğan'ın belirttiği gibi; "Anayasa Mahkemesi
kararlarının gerekçeleri bakımından bağlayıcılık değil "yol göstericilik"
söz konusudur ve bu da sadece yasama organına yöneliktir." Demek oluyor ki, başörtüsü
yasağı Anayasa Mahkemesi'nin karar gerekçesine dayandırılamaz. YÖK tarafından çıkarılan
yönetmeliklerin dayandıkları bir kanun da yoktur ve insan hakları, yönetmelik gibi
idari düzenlemelerle sınırlandırılamaz.
Prof. Erdoğan'a göre; "Devlet Memurlarına yürüttükleri hizmet bakımından
zorunlu olması ve insan hakları ile demokratik devlet ilkelerine aykırı olmaması kaydıyla,
kılık kıyafet düzenlemesi getirilebilir." Ancak, kılık kıyafet düzenlemesinin
dayandığı tek kanun maddesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na eklenen Ek 19.
maddedir. Bu madde, "devlet memurları için 'kılık kıyafet kurallarına uymak
mecburiyetine yer vermekle beraber, bu konuda belirli ve açık bir kriter koymamış olan
bu hükme dayanarak düzenleyici işlemlerle (tüzük, yönetmelik veya genelgelerle) kılık-kıyafet
yasağı getirilemez."
Kanunda kılık kıyafet kurallarına uyma mecburiyetinden genelde bahsedilmekte, insan
haklarını sınırlayan özel bir hüküm getirilmemektedir. Dolayısıyla bahsedilen kıyafet
mecburiyetini, görülen hizmet bakımından gerekli olan; doktor-hemşire önlüğü,
polis-bekçi üniforması veya avukat cüppesi vb olarak anlamak lazımdır. Kanunda, başörtüsü
gibi insan hakları konusu olan bir hususta, özel bir sınırlama olmadığından yönetmelikle
getirilen yasak dayanaksızdır. Kaldı ki, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine aykırı
hareket etmenin cezası "uyarma" ve tekerrüründe "kınama" olduğu
halde bunun çok ötesinde uygulamalar vardır.
Mevzuatta düzeltilmesi gereken hususlar olmakla beraber, Ülkemizdeki sıkıntının
mevzuattan ziyade uygulamadan kaynaklandığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Öyle ki
Prof. Erdoğan, üniversite öğrencilerinin öğrenim özgürlüklerini engelleyen yöneticilerin
Türk Ceza Kanununun 188/6 ve 228/1. maddelerine göre cezalandırılabileceğini
belirtmektedir.
Kopenhag kriterleri
Avrupa Birliği'ne girmenin ön şartı olarak uyulması mecburi olan Kopenhag Kriterleri,
ekonomik ve sosyal hayata ilişkin bazı ölçüler getirmektedir. Konumuzla ilgili olan
sosyal hayata ilişkin kriter; "Aday ülkelerin bütün organlarıyla demokrasiyi,
hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlık haklarını korunmayı garanti
altına alacak bir yapıya sahip olmaları" gerektiği şeklindedir.
Türkiye'nin özellikle insan hakları konusunda yetersiz olduğu AB belgelerinde açıkça
dile getirilmektedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi kağıt üstünde kriterlere
uymak yeterli olmamakta, insan haklarının fiilen hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ilişkin dokümanlarında, ordunun MGK vasıtasıyla
siyaset üzerinde yarattığı etkiye dikkat çekiliyor ve bu durum eleştiriliyor.
İnsan Hakları Mahkemesi Kararı
Türkiye'de başörtüsü konusu tartışıldığında Laikçi kesim tarafından ileri sürülen
bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı mevcuttur. 3 Mayıs 1993 tarihli kararda
"laik bir okulda okumayı tercih edenlerin bu okulun kurallarına uymak zorunda
oldukları" belirtiliyor ve başörtülü öğrencinin aleyhine karar veriliyordu.
Bu kararda yapılan iki büyük hata vardır ve Türkiye'yi Mahkeme nezdinde temsil eden
avukatın yanıltması ile, Mahkeme, Avrupa şartlarına göre düşünüp Türkiye için
karar vermiştir. Yapılan hatalar şunlardır:
1-Türkiye'de laik olan ve olmayan şeklinde iki ayrı tip okul mevcut değildir. Özel
okullar mevcut olsa dahi onlarda da aynı kurallar yürürlüktedir. Dolayısıyla başörtülü
öğrencinin tahsilini devam ettirebileceği ikinci bir okul olmadığından, başörtüsü
yasağı doğrudan doğruya kişinin "eğitim hakkının elinden alınması"
anlamına gelmektedir. Türkiye'de Avrupa'daki gibi rahibelerin gideceği Kilise okulları
benzeri okullar mevcut olmadığı halde Mahkemece varmış gibi kabul edilerek karar
verilmiştir.
2-Hıristiyanlıkta örtünme sadece kendini dine veren rahibeler için sözkonusudur ve
onlar da zaten kendi kilise okullarına sahiptirler. Müslümanlıkta ise, örtünme emri
sadece din görevlilerine değil bütün kadınlara yöneliktir. Dolayısıyla din-dışı
sahalarda eğitim alan kadınlar da dinlerini uygulama noktasında başörtüsü takmak
ile yükümlüdürler. Dini emir ve kurallara uymama hakkı olduğu gibi, uyma hakkı da
vardır ve "dini uygulama hakkı" kapsamına girmektedir. İslam'da başörtüsü
sadece din görevlilerine has olmadığından, başörtülülerin sadece din okullarına
gitmelerini mecburi kılmak onların eğitim haklarını bir başka biçimde engellemek
anlamını taşır.
Bu iki sebeple, başörtüsü konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yanıltılarak
hatalı bir karar verme durumuna düşürülmüştür. Bundan sonra da gerek eğitimin yapısı
gerekse dinin emirleri bakımından Müslümanlığın ve Türkiye'nin özel durumu
dikkate alınmalıdır diye düşünüyoruz.
Başörtüsü modernleşmedir
Sosyolog Nilüfer Göle'nin "Modern Mahrem" adlı kitabında açıkça ortaya
koyduğu gibi, başörtüsü geriliği değil "kadının modern dünya içinde
konumlanmasını" temsil etmektedir. Çünkü Anadolu kadını başörtüsü ile
sosyal hayata katılmakta, meslek sahibi olmakta ve mesleğini icra etmektedir. Başörtülü
kadınların toplumdaki yerleri ve rolleri incelendiğinde kesinlikle modernleşmeyi
temsil ettikleri ortaya çıkmaktadır.
Yazar Taha Akyol, 13 Aralık 1999 tarihli yazısında daha da ileri giderek şöyle
demektedir: "Bizde de 28 Şubatçılar, derin bir komplo duygusuyla, 'irticai kanıtlar'ı
toplayarak laikliğin elden gitmek üzere olduğunu sanmışlardır. Oysa, irtica
zannettikleri türban ve 'yeşil sermaye' bile modernleşme ve sekülerleşme tezahürleridir."
İbn Haldun'u çıkarmış bir medeniyet mensupları, sosyolojik yaklaşımlardan böylesine
habersiz olunca paranoya ve komplo duyguları ağır basıyor. Toplumsal gelişmeleri doğru
okumayı bilen aydınlar bize doğruyu göstermektedirler.