serzenis.net

basortusu-logo.JPG (5632 bytes)
 

 

Gani Gönüllü

BAŞÖRTÜSÜ VE İNSAN HAKLARI

Ülkemizin Avrupa Birliği (AB)'ne aday ülke olmaya davet edilmesi ve nihayet adaylığının Helsinki'de ilan edilmesiyle çeşitli tartışmalar başladı. Abdullah Öcalan'ın idamından kokoreç yasağına kadar AB standartlarının Türkiye'yi nasıl etkileyeceği merak konusu...

Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden ağır eleştiriler aldığı konuların başında "insan hakları" geliyor. Şimdiye kadar insan haklarını hep devlete karşı öne süren, ama başta PKK olmak üzere terörist örgütlerin katliamlarını insan hakları ihlali saymayan Batılılar, yine mutat taleplerini ileri sürmekteler. Türkiye içinden de malum çevrelerin katılımıyla, insan hakları bakımından AB standartlarına uyum göstermek adına Öcalan'ın idam edilmemesi, Kürtçe TV yayınlarının serbest bırakılması ve azınlık hakları öne çıkarılıyor.

Esas ilginç olan, Ülke içinde insan hakları adına bu talepleri seslendirenler başörtüsü konusunda taviz verilmeyeceğini ve irtica ile mücadelenin süreceğini söylemekteler. Anlaşılan meşhur çifte standart devam ediyor; bizden olanlara insan hakları, bizden olmayanlar insan sayılmaz. Bütün bu çifte standartlı yaklaşımlara karşılık, insan hakları bakımından başörtüsünün durumunu ele almak da bize düşüyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne göre gerek üniversite öğrencileri, gerekse kamuda çalışanlar bakımından başörtüsünün durumunu başlıklar halinde ele alacağız.

Bütün insanlar eşittir

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin birinci maddesi "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar" demektedir. İkinci madde ise; "Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayırım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün hürriyetlerden yararlanabilir" hükmünü getirmektedir.

Bu hükümler insan hakları bakımından çifte standart olamayacağını kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. Ülkemizde, 28 Şubat sürecinde yaşanan pek çok olay başörtülülerin "eşit yurttaşlar" olarak kabul edilmediklerini gözler önüne sermiştir.

Dini inançları sebebiyle başörtüsü takan insanlar, üniversitelerde eğitim haklarından, mahkemelerde avukatlık yapma haklarından, kamuda öğretmen, hemşire, doktor, öğretim görevlisi vb. gibi çalışma haklarından mahrum edilmişlerdir. Bu uygulamaya başörtülü oldukları için eşit kabul edilmemeleri sebebiyle muhatap kılınmışlardır.

Başörtüsü takanlar sadece kadınlar olduğundan, yapılan ayırıcı uygulamalar bir "cinsiyet ayırımı" anlamına da gelmektedir. Çünkü aynı inanç ve kanaate sahip erkekler bütün hak ve hürriyetlerini kullanırken, sadece kadınlar engellenmektedir.

Din ve vicdan hürriyeti

Beyannamenin 18.maddesi; "Herkesin düşünce, din ve vicdan hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, tek veya topluca, açık olarak yahut özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dini törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir" şeklindedir. Buna göre düşünce hürriyeti gibi, din ve vicdan hürriyeti de temel hürriyetlerdendir ve dini eğitim, ibadet, dinin emirlerini uygulama hürriyetini de içerir.

Başörtüsünün dinin emri olduğu bizzat bir Devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 03.02.1993 tarih, 1993/0221 sayı ve 6 numaralı kararı ile ilan edilmiştir. Bu kararda Nur Suresinin 31. ayeti ile Ahzab Suresinin 60. ayetine atıfta bulunularak; kadınların "Başörtülerini, saçlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin kitap, sünnet ve İslam alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir" denilmektedir.

Bu durumda insanların başörtüsü takmayarak günah işleme hakkı olduğu gibi, başörtüsü takarak günahtan sakınma ve dini vecibeyi yerine getirme hakkı da vardır. Başörtüsü takma hakkı, insan haklarının temel ilkelerinden biri olan ve dini uygulama hakkını da içeren din ve vicdan hürriyetinin gereğidir.

Ülkemizde başörtülü üniversite öğrencileri ve kamu çalışanlarının tabi tutuldukları uygulamalar din ve vicdan hürriyetine aykırıdır. Din eğitimi konusunda getirilen kısıtlamalar; İmam-Hatip Liselerinin tabi tutuldukları baskılar ve özel muameleler ile Kur'an kursuna gitmeye yaş sınırlaması getirilmesi de dinin öğrenilmesi hakkını ihlal etmektedir.

Herkes eğitim hakkına sahiptir

Beyannamenin 26.maddesi eğitim hakkını düzenlemektedir. Buna göre; "Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır."

Eğitim hakkı böylece temel ve vazgeçilmez insan hakları arasında yerini almış olmaktadır. Özellikle yüksek öğretimin "tam bir eşitlikle" herkese açık olması kuralı ülkemizde maalesef açık biçimde ihlal edilmektedir. Başörtülü öğrencilere üniversite kapılarının kapatılması ve eğitim haklarının ellerinden alınması tam bir insan hakları ihlalidir ve bir ilkellik örneğidir.

Ülkemizde başörtüsü yasağı bakımından devlet okulları ile özel okullar arasında bir fark olmadığından, başörtüsü sebebiyle okula alınmayanların eğitimlerini başörtüsü zorunlu olmayan okullarda sürdürme imkanları da bulunmamaktadır. Hatta, daha çok yetişkinlere yönelik olan Açık Lise ve Açık Öğretim Fakültesi de kapılarını başörtülülere kapatmakta ve onları sınavlara kabul etmemektedir. Bu sebeple eğitim sahasındaki başörtüsü yasağı, başörtülülerin eğitim haklarından tamamen mahrum edilmeleri sonucunu doğurmaktadır.

Üniversite kapılarının başörtülülere kapatılması, insan haklarının bir başka bakımdan daha ihlali anlamına gelmektedir. O da kamu hizmetlerinden eşit yararlanma ilkesidir. Beyannamenin 21. maddesinde; "Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır" denilmek suretiyle, kamu hizmetlerinde eşitlik kuralı getirilmiştir. Buna göre bir kamu hizmeti olan eğitimde eşitlik kuralını ihlal ederek başörtülülere ayırıcı davranmak insan haklarına bu bakımdan da aykırı olmaktadır.

(..Çalışma hakkı

Çalışma hakkı Beyannamenin 23. maddesi ile teminat altına alınmıştır. Bu maddede; "Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır" ifadesi mevcuttur. Böylece çalışma hakkı insan haklarından sayılmış ve kimsenin işsizliğe mahkum edilemeyeceği ortaya konulmuştur.

Ülkemizde avukatlık yapmak için bütün şartları yerine getirdikleri halde başörtülülere çalışma hakkı verilmemektedir.

Öğretmenler ve diğer kamu görevlileri, başörtülü oldukları gerekçesiyle işten atılırken özel okullarda ve dershanelerde de görev yapmaları engellenmektedir. Hatta bilgisayar kursu ve sürücü kursu gibi tamamen özel olan işlerde de başörtülü olarak görev yapmak engellenmektedir. Demek oluyor ki, bir öğretmen veya avukat başörtülü olarak mesleğini yapma hakkından mahrum edilmekte ve işsizliğe mahkum edilmektedir. Bu ise insan haklarına aykırıdır...)

Kültür hayatına serbestçe katılma

Beyannamenin 27. maddesi; "Herkes toplumun kültür hayatına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir" demektedir.

Ülkemizde öğretim üyesi iken başörtüsü sebebiyle işine son verilenler vardır ve çalışma hakları yanında bilim yapma hakları da ellerinden alınmıştır.

Yapılan bilimsel toplantı ve konferanslara başörtülü olarak katılanlar, (yakın bir tarihte Çanakkale Üniversitesi'nin düzenlediği Osmanlı Devleti konulu konferansta olduğu gibi) bu toplantılara ya hiç alınmamakta veya salondan çıkarılabilmektedirler.

Yine ev kazalarına karşı, ev kadınlarını bilgilendirmek maksadıyla yapılan toplantıya başörtülü olarak katılanlar, Trabzon İl Milli Eğitim Müdürü tarafından İstiklal Marşı söylenirken başlarını açmak veya salonu terketmek arasında tercih yapmaya zorlanmışlardır.

Bu örnekler de gösteriyor ki, Ülkemizde başörtülüler bilimsel ve kültürel hayata serbestçe katılma ve bunlardan yararlanma hakkına da tam olarak sahip değildirler.

Ülkemizdeki mevzuat

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ndeki haklar genel olarak bizim mevzuatımızda da vardır. Anayasa'nın 10. maddesine göre; "herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir." Anayasa'nın 24. maddesi de din ve vicdan hürriyetini güvence altına almıştır. Eğitim-öğrenim hakkı da Anayasa'nın 42. maddesinde "kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz" denilmek suretiyle teminat altına alınmıştır.

Uygulamalara bakarak, bu hakların Anayasa'da bulunduğuna insanın inanası gelmiyor. Evet bütün bu haklar Ülkemizde "kağıt üstünde" mevcuttur. İnsan hakları genel olarak tanınmış ve sonra bunlara sınırlamalar getirilmiştir.

İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin 29. maddesine paralel olarak, Anayasa'nın 13. maddesi de insan haklarına ancak kanunla sınırlama getirilebileceğini belirtmektedir. Ülkemizde halen yürürlükte olan hiçbir kanunda yüksek öğretim öğrencilerinin başörtüsü takamayacaklarına ilişkin bir hüküm yoktur. Kıyafete ilişkin ise; YÖK Kanununun Ek 17. maddesindeki "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir" hükmü vardır. Bu açık hükme rağmen, bir Anayasa Mahkemesi kararı gerekçesine dayanılarak üniversitelerimizde başörtüsü yasağı uygulanmaktadır.

Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Erdoğan'ın belirttiği gibi; "Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçeleri bakımından bağlayıcılık değil "yol göstericilik" söz konusudur ve bu da sadece yasama organına yöneliktir." Demek oluyor ki, başörtüsü yasağı Anayasa Mahkemesi'nin karar gerekçesine dayandırılamaz. YÖK tarafından çıkarılan yönetmeliklerin dayandıkları bir kanun da yoktur ve insan hakları, yönetmelik gibi idari düzenlemelerle sınırlandırılamaz.

Prof. Erdoğan'a göre; "Devlet Memurlarına yürüttükleri hizmet bakımından zorunlu olması ve insan hakları ile demokratik devlet ilkelerine aykırı olmaması kaydıyla, kılık kıyafet düzenlemesi getirilebilir." Ancak, kılık kıyafet düzenlemesinin dayandığı tek kanun maddesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na eklenen Ek 19. maddedir. Bu madde, "devlet memurları için 'kılık kıyafet kurallarına uymak mecburiyetine yer vermekle beraber, bu konuda belirli ve açık bir kriter koymamış olan bu hükme dayanarak düzenleyici işlemlerle (tüzük, yönetmelik veya genelgelerle) kılık-kıyafet yasağı getirilemez."

Kanunda kılık kıyafet kurallarına uyma mecburiyetinden genelde bahsedilmekte, insan haklarını sınırlayan özel bir hüküm getirilmemektedir. Dolayısıyla bahsedilen kıyafet mecburiyetini, görülen hizmet bakımından gerekli olan; doktor-hemşire önlüğü, polis-bekçi üniforması veya avukat cüppesi vb olarak anlamak lazımdır. Kanunda, başörtüsü gibi insan hakları konusu olan bir hususta, özel bir sınırlama olmadığından yönetmelikle getirilen yasak dayanaksızdır. Kaldı ki, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine aykırı hareket etmenin cezası "uyarma" ve tekerrüründe "kınama" olduğu halde bunun çok ötesinde uygulamalar vardır.

Mevzuatta düzeltilmesi gereken hususlar olmakla beraber, Ülkemizdeki sıkıntının mevzuattan ziyade uygulamadan kaynaklandığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Öyle ki Prof. Erdoğan, üniversite öğrencilerinin öğrenim özgürlüklerini engelleyen yöneticilerin Türk Ceza Kanununun 188/6 ve 228/1. maddelerine göre cezalandırılabileceğini belirtmektedir.

Kopenhag kriterleri

Avrupa Birliği'ne girmenin ön şartı olarak uyulması mecburi olan Kopenhag Kriterleri, ekonomik ve sosyal hayata ilişkin bazı ölçüler getirmektedir. Konumuzla ilgili olan sosyal hayata ilişkin kriter; "Aday ülkelerin bütün organlarıyla demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlık haklarını korunmayı garanti altına alacak bir yapıya sahip olmaları" gerektiği şeklindedir.

Türkiye'nin özellikle insan hakları konusunda yetersiz olduğu AB belgelerinde açıkça dile getirilmektedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi kağıt üstünde kriterlere uymak yeterli olmamakta, insan haklarının fiilen hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ilişkin dokümanlarında, ordunun MGK vasıtasıyla siyaset üzerinde yarattığı etkiye dikkat çekiliyor ve bu durum eleştiriliyor.

İnsan Hakları Mahkemesi Kararı

Türkiye'de başörtüsü konusu tartışıldığında Laikçi kesim tarafından ileri sürülen bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı mevcuttur. 3 Mayıs 1993 tarihli kararda "laik bir okulda okumayı tercih edenlerin bu okulun kurallarına uymak zorunda oldukları" belirtiliyor ve başörtülü öğrencinin aleyhine karar veriliyordu.

Bu kararda yapılan iki büyük hata vardır ve Türkiye'yi Mahkeme nezdinde temsil eden avukatın yanıltması ile, Mahkeme, Avrupa şartlarına göre düşünüp Türkiye için karar vermiştir. Yapılan hatalar şunlardır:

1-Türkiye'de laik olan ve olmayan şeklinde iki ayrı tip okul mevcut değildir. Özel okullar mevcut olsa dahi onlarda da aynı kurallar yürürlüktedir. Dolayısıyla başörtülü öğrencinin tahsilini devam ettirebileceği ikinci bir okul olmadığından, başörtüsü yasağı doğrudan doğruya kişinin "eğitim hakkının elinden alınması" anlamına gelmektedir. Türkiye'de Avrupa'daki gibi rahibelerin gideceği Kilise okulları benzeri okullar mevcut olmadığı halde Mahkemece varmış gibi kabul edilerek karar verilmiştir.

2-Hıristiyanlıkta örtünme sadece kendini dine veren rahibeler için sözkonusudur ve onlar da zaten kendi kilise okullarına sahiptirler. Müslümanlıkta ise, örtünme emri sadece din görevlilerine değil bütün kadınlara yöneliktir. Dolayısıyla din-dışı sahalarda eğitim alan kadınlar da dinlerini uygulama noktasında başörtüsü takmak ile yükümlüdürler. Dini emir ve kurallara uymama hakkı olduğu gibi, uyma hakkı da vardır ve "dini uygulama hakkı" kapsamına girmektedir. İslam'da başörtüsü sadece din görevlilerine has olmadığından, başörtülülerin sadece din okullarına gitmelerini mecburi kılmak onların eğitim haklarını bir başka biçimde engellemek anlamını taşır.

Bu iki sebeple, başörtüsü konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yanıltılarak hatalı bir karar verme durumuna düşürülmüştür. Bundan sonra da gerek eğitimin yapısı gerekse dinin emirleri bakımından Müslümanlığın ve Türkiye'nin özel durumu dikkate alınmalıdır diye düşünüyoruz.

Başörtüsü modernleşmedir

Sosyolog Nilüfer Göle'nin "Modern Mahrem" adlı kitabında açıkça ortaya koyduğu gibi, başörtüsü geriliği değil "kadının modern dünya içinde konumlanmasını" temsil etmektedir. Çünkü Anadolu kadını başörtüsü ile sosyal hayata katılmakta, meslek sahibi olmakta ve mesleğini icra etmektedir. Başörtülü kadınların toplumdaki yerleri ve rolleri incelendiğinde kesinlikle modernleşmeyi temsil ettikleri ortaya çıkmaktadır.

Yazar Taha Akyol, 13 Aralık 1999 tarihli yazısında daha da ileri giderek şöyle demektedir: "Bizde de 28 Şubatçılar, derin bir komplo duygusuyla, 'irticai kanıtlar'ı toplayarak laikliğin elden gitmek üzere olduğunu sanmışlardır. Oysa, irtica zannettikleri türban ve 'yeşil sermaye' bile modernleşme ve sekülerleşme tezahürleridir."

İbn Haldun'u çıkarmış bir medeniyet mensupları, sosyolojik yaklaşımlardan böylesine habersiz olunca paranoya ve komplo duyguları ağır basıyor. Toplumsal gelişmeleri doğru okumayı bilen aydınlar bize doğruyu göstermektedirler.

     

geri dön

 

başörtüsü © serzeniş.net