Ali Rıza Saklı
BAŞÖRTÜSÜ TARTIŞMASINDA ÇAĞDIŞI
ANLAYIŞLAR
Üniversiteler ve Devlet dairelerindeki başörtüsü sorunu, okulların açılması ile
yeniden alevlendi. Elbette Türkiye bu sorunu da aşacaktır, fakat bulunması gereken
orta-yol insan hakları ile devletin güvenliği ve laiklik ilkesini ayni anda koruyacak
bir çözüm getirmelidir. Bu çözümün sağlanabilmesi için her iki tarafın konuya
nasıl yaklaştığını tespit etmek gerekmektedir.
Mevcut hukuki durumu tesbit ederek konuya yaklaşalım. Bu konu ile ilgili ilk kanun “üniversitelerde
bas ve boynun dini inançlar gereği örtülmesini” serbest kılan kanundur ve Anayasa
Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra ikinci bir kanun çıkarılmış ve
YOK Kanununun 17. maddesi; “mevcut kanunlara aykırı olmamak üzere üniversitelerde kılık
kıyafet serbesttir” seklinde değiştirilmiştir. Bu kanun SHP tarafından Anayasa
Mahkemesine götürülmüş ve Mahkeme kanunu iptal etmemiştir.
Başörtüsünü yasaklayan başka bir kanun olmadığından, yürürlükte olan bu kanun
gereğince üniversitelerde kılık kıyafet sorununun çözülmüş olması beklenirken,
Anayasa Mahkemesi, kanunun iptali istemini reddettiği kararının gerekçesinde, başörtüsünün
serbest olamayacağına dair görüşler ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesinin bir
kanunun iptal edip etmeme yetkisinin ötesine geçerek kendini TBMM’nin yerine koyması
ve yasama yetkisi kullanarak hukuk üretmesi hakki yoktur. Simdi yasakçı çevreler
Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçesini yasaklarına dayanak yaparken, başörtüsüne hürriyet
isteyenler kanunu öne sürüp Mahkemenin gerekçesinin mesnetsiz olduğunu savunuyorlar.
Hukuki durumu bu şekilde özetledikten sonra, tarafların yaklaşımlarını dayandırdıkları
temel anlayışları ele almak istiyoruz. 19-20 Eylül 1998 gecesi canlı olarak yayınlanan
Siyaset Meydanı programında başörtüsü konusu tartışıldı ve gecenin ilerleyen
saatlerinde iki profesör, daha önce hiç ifade etmedikleri iki görüş beyan etmişlerdir
ki, davranışlarının temelini göstermesi bakımından ilginçtir.
Bunlardan biri olan YOK üyesi Prof. Sait Güran, kişisel görüşleri olduğunu
belirterek; “anlaşılmıyorsa açık açık söyleyeyim, Anayasanın 24. maddesi Din hürriyetini
sınırlar, devletin temel kuralları ile dinin temel kuralları çelişiyorsa devletin
kuralları geçerli olur, çünkü Türkiye laik bir devlet olarak kurulmuştur” demiştir.
Din ve inanç hürriyetini tanımadığını ve bunun Anayasaya dayandığını söyleyen
Prof insan hakları bakımından da vahim bir noktada olduğunu ortaya koymuştur.
Durumu daha iyi anlayabilmek için Anayasanın 24.madesine bir göz atalım:
“MADDE 24. Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14uncu madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din
kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler
arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi
isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din
kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla
her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Önemine binaen maddenin tamamını vermek gereğini duyduk. Sayın Prof’un kastettiği
herhalde son fıkra olmalıdır. Yani devletin temel düzeninin kısmen de olsa din
kurallarına dayandırılamayacağını amir olan satırları öne sürüyorlar. Peki bu
satırlarda din hürriyetini sınırlayan ne vardır?
Siz, dinde böyle bir hüküm vardır, ben bu hükmü üniversitelerde veya kamuya ait
yerlerde geçerli bir kural olarak koyuyorum demeniz için “başörtüsünü dinin emri
olarak zorunlu kılmanız” gerekir. Çünkü bu konuda dinin hükmü başörtüsünun
mecburi olarak takılmasıdır. Laik kanunlar geçerli iken insanlara bireysel hürriyetler
vermek “demokratik hukuk devleti”nin bir gereğidir.
Hitler’in Yahudileri koyduğu tecrit hücrelerini andıran İstanbul Üniversitesi’nin
“özel görüşme odaları”nın mucidi olduğu düşünülen Prof Nur Serter ise,
mevcut kanunları uygulamak zorundayız, değiştirmek siyasetçilerin elinde, değiştirin,
yeni kanunlar çıkarın onları uygulayalım derken ilk bakışta hakli görülmekteydi.
Fakat sözlerine devamla, “kanun çıkaramazsınız, çıkarırsanız Anayasa Mahkemesi
onu iptal eder, yapacak bir şeyiniz yok bu böyle uygulanacaktır” demiştir. Ordu’nun
da kendilerini desteklediğini ifade eden bayan Prof, seçilmiş Hükümetin üniversiteler
ve devlet konusunda etkili ve yetkili olamayacağını bu şekilde ifade etmiş oluyordu.
Demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, ülkeyi seçilmişlerin değil de seçkinlerin
idare etmesi ilkesinin bu şekilde pervasızca savunulabilmesi gerçekten ilginç... Bu
arada, üniversitelerin bilimsel yayın sıralamasında “başörtüsü kahramanı”
öğretim üyelerinin çoğunlukta olduğu İstanbul Üniversitesinin ülke içinde dahi
son sıralarda olduğu ifade edildi. Çağın bu kadar dışında kalmış öğretim üyelerine
sahip bir üniversite zaten başka türlü olamazdı.
İran’da başörtüsünün mecburi kılınması ile Türkiye’de yasaklanması arasında
nitelik bakımından bir fark yoktur. Türkiye, modern bir hukuk devleti olmakla ilkel
yasakçı bir devlet olmak arasındaki tercihini çok önceden yapmıştır ve zaman zaman
ortaya çıkan birkaç dinozor bu durumu değiştiremeyecektir. Türk insani en ileri hak
ve hürriyetlere layıktır ve çağdaş uygarlık düzeyinin de üzerine çıkacak
iradeyi gösterecektir.