serzenis.net

basortusu-logo.JPG (5632 bytes)
 
 

Ali Rıza Saklı

BAŞÖRTÜSÜ TARTIŞMASINDA ÇAĞDIŞI ANLAYIŞLAR

Üniversiteler ve Devlet dairelerindeki başörtüsü sorunu, okulların açılması ile yeniden alevlendi. Elbette Türkiye bu sorunu da aşacaktır, fakat bulunması gereken orta-yol insan hakları ile devletin güvenliği ve laiklik ilkesini ayni anda koruyacak bir çözüm getirmelidir. Bu çözümün sağlanabilmesi için her iki tarafın konuya nasıl yaklaştığını tespit etmek gerekmektedir.

Mevcut hukuki durumu tesbit ederek konuya yaklaşalım. Bu konu ile ilgili ilk kanun “üniversitelerde bas ve boynun dini inançlar gereği örtülmesini” serbest kılan kanundur ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra ikinci bir kanun çıkarılmış ve YOK Kanununun 17. maddesi; “mevcut kanunlara aykırı olmamak üzere üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir” seklinde değiştirilmiştir. Bu kanun SHP tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmüş ve Mahkeme kanunu iptal etmemiştir.

Başörtüsünü yasaklayan başka bir kanun olmadığından, yürürlükte olan bu kanun gereğince üniversitelerde kılık kıyafet sorununun çözülmüş olması beklenirken, Anayasa Mahkemesi, kanunun iptali istemini reddettiği kararının gerekçesinde, başörtüsünün serbest olamayacağına dair görüşler ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesinin bir kanunun iptal edip etmeme yetkisinin ötesine geçerek kendini TBMM’nin yerine koyması ve yasama yetkisi kullanarak hukuk üretmesi hakki yoktur. Simdi yasakçı çevreler Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçesini yasaklarına dayanak yaparken, başörtüsüne hürriyet isteyenler kanunu öne sürüp Mahkemenin gerekçesinin mesnetsiz olduğunu savunuyorlar.

Hukuki durumu bu şekilde özetledikten sonra, tarafların yaklaşımlarını dayandırdıkları temel anlayışları ele almak istiyoruz. 19-20 Eylül 1998 gecesi canlı olarak yayınlanan Siyaset Meydanı programında başörtüsü konusu tartışıldı ve gecenin ilerleyen saatlerinde iki profesör, daha önce hiç ifade etmedikleri iki görüş beyan etmişlerdir ki, davranışlarının temelini göstermesi bakımından ilginçtir.

Bunlardan biri olan YOK üyesi Prof. Sait Güran, kişisel görüşleri olduğunu belirterek; “anlaşılmıyorsa açık açık söyleyeyim, Anayasanın 24. maddesi Din hürriyetini sınırlar, devletin temel kuralları ile dinin temel kuralları çelişiyorsa devletin kuralları geçerli olur, çünkü Türkiye laik bir devlet olarak kurulmuştur” demiştir. Din ve inanç hürriyetini tanımadığını ve bunun Anayasaya dayandığını söyleyen Prof insan hakları bakımından da vahim bir noktada olduğunu ortaya koymuştur.

Durumu daha iyi anlayabilmek için Anayasanın 24.madesine bir göz atalım:

“MADDE 24. Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14uncu madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Önemine binaen maddenin tamamını vermek gereğini duyduk. Sayın Prof’un kastettiği herhalde son fıkra olmalıdır. Yani devletin temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağını amir olan satırları öne sürüyorlar. Peki bu satırlarda din hürriyetini sınırlayan ne vardır?

Siz, dinde böyle bir hüküm vardır, ben bu hükmü üniversitelerde veya kamuya ait yerlerde geçerli bir kural olarak koyuyorum demeniz için “başörtüsünü dinin emri olarak zorunlu kılmanız” gerekir. Çünkü bu konuda dinin hükmü başörtüsünun mecburi olarak takılmasıdır. Laik kanunlar geçerli iken insanlara bireysel hürriyetler vermek “demokratik hukuk devleti”nin bir gereğidir.

Hitler’in Yahudileri koyduğu tecrit hücrelerini andıran İstanbul Üniversitesi’nin “özel görüşme odaları”nın mucidi olduğu düşünülen Prof Nur Serter ise, mevcut kanunları uygulamak zorundayız, değiştirmek siyasetçilerin elinde, değiştirin, yeni kanunlar çıkarın onları uygulayalım derken ilk bakışta hakli görülmekteydi. Fakat sözlerine devamla, “kanun çıkaramazsınız, çıkarırsanız Anayasa Mahkemesi onu iptal eder, yapacak bir şeyiniz yok bu böyle uygulanacaktır” demiştir. Ordu’nun da kendilerini desteklediğini ifade eden bayan Prof, seçilmiş Hükümetin üniversiteler ve devlet konusunda etkili ve yetkili olamayacağını bu şekilde ifade etmiş oluyordu.

Demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, ülkeyi seçilmişlerin değil de seçkinlerin idare etmesi ilkesinin bu şekilde pervasızca savunulabilmesi gerçekten ilginç... Bu arada, üniversitelerin bilimsel yayın sıralamasında “başörtüsü kahramanı” öğretim üyelerinin çoğunlukta olduğu İstanbul Üniversitesinin ülke içinde dahi son sıralarda olduğu ifade edildi. Çağın bu kadar dışında kalmış öğretim üyelerine sahip bir üniversite zaten başka türlü olamazdı.

İran’da başörtüsünün mecburi kılınması ile Türkiye’de yasaklanması arasında nitelik bakımından bir fark yoktur. Türkiye, modern bir hukuk devleti olmakla ilkel yasakçı bir devlet olmak arasındaki tercihini çok önceden yapmıştır ve zaman zaman ortaya çıkan birkaç dinozor bu durumu değiştiremeyecektir. Türk insani en ileri hak ve hürriyetlere layıktır ve çağdaş uygarlık düzeyinin de üzerine çıkacak iradeyi gösterecektir.


     

geri dön

 

başörtüsü © serzeniş.net