Amine Hilal Usul
AB Belgelerinde Neden Başörtüsü Yok?
Bu kısa incelemenin başlığı "AB belgelerinde neden 28 Şubat yok?" da
olabilirdi. Başörtüsü burada hem gerçek hem de sembolik anlamda kullanılmıştır.
Yani, bir taraftan başörtüsü yasağı, kendi başına büyük bir insan hakları
ihlali iken, diğer yandan, aslında, Türkiye'nin dindar insanlarına yapılan zülümleri
kendi başına özetleyebilmektedir. 28 Şubat sürecinin gittikçe daha fazla sıkan kıskacından
bunalan Türkiye'nin dindar vatandaşları, bu süreç içinde, kendilerinin, eşlerinin
ve çocuklarının maruz kaldığı baskıcı ve gayri demokratik devlet politikalarının
nasıl olup da Türkiye'nin, AB tarafından hazırlanan, insan hakları ve demokratikleşme
karnesine girmediğini anlamakta zorluk çekmekteler. Bunda da haklılar çünkü evrensel
insan hakları ve demokratik rejim, yalnızca AB ye tam üye olmak için değil, AB ile
iyi ilişiler kurmada da olmazsa olmaz bir koşul olarak konulduğunu bizzat AB'nin resmi
belgelerinde ve AB ye yön veren liderlerin ifadelerinde bol bol görülmektedir. Keza, Türkiye
ile alakalı AB politikalarında, demokratik olmayan devlet politikalarının ve insan
hakları ihlallerinin, AB-Türkiye ilişkilerindeki en önemli problemlerden birisini teşkil
ettiği, Türkiye'nin AB ye tam üyelik başvurusu yaptığı 14 Nisan 1987 den bugüne
hazırlanan Türkiye'nin siyasal rejimi ile ilgili bütün belgelerde daima öncelikli
olarak belirtilmiştir.[1] 1980'lerin sonundan bugüne kadar yayınlanan AB belgeleri[2]
incelediğinde, AB'nin artan bir şekilde, Türkiye'deki insan hakları problemine değinmekte
olduğu gözlenmektedir. Genel olarak bakıldığında, AB, Türkiye'deki insan hakları
ve demokrasi problemlerini Kürt meselesi ile ilişkilendirdiği görülmektedir. Tabii,
bunda PKK'nın etkinliğinin 1990ların ilk yıllarından itibaren artışa geçmesi ve
devletin de bu etkinliği azaltmak için verdiği mücadelenin sık sık insan hakları
ihlallerine yol açması önemli rol oynamaktadır. Ancak, ben burada bu problemden
ziyade, şu soru üzerinde yoğunlaşmak istemekteyim: Neden AB Türkiye'deki diğer önemli
insan hakları ihlallerini görmemektedir, ya da görmezlikten gelmektedir? 28 Şubat 1997
MGK'sından sonraki yaşanan süreçte, muhafazakar/dindar vatandaşlara karşı yapılan
insan hakları ihlallerinin ne dereceye ulaştığı, ülkeyi yakından gözleyen yerli ve
yabancı tarafsız gözlemciler açısından aşikardır. Tabii ki, bu geniş insan hakları
ihlallerinin başında da kız öğrencilerin liselerde ve/ve ya üniversitelerde, bayan
memurlarında devlet dairelerinde giydikleri başörtüsünün yasaklanmasıdır. Belirgin
hukuki bir temeli olmadığı halde[3], devlet organları, başörtüsünü, üniversitelerde
ve kamu alanlarında yasaklayarak, binlerce kız öğrenciyi mağdur etmiş, hem onların
hem de ailelerinin geleceklerini ve hayallerini karartmış, ve bu öğrencilerin eğitim
haklarını ellerinden alarak onları cahilliğe mahkum etmeye çalışmıştır. Ancak,
öyle görünmektedir ki, böylesine vahim bir tablo, Türkiye'de ki insan hakları
ihlallerinden endişe duyduklarını sürekli olarak tekrarlayan AB gündemine yeterince
yansımamaktadır. Hatta, zaman zaman, AB kurumları, "8 yıllık zorunlu eğitim"
meselesinde olduğu gibi, toplum karşısında "devlet" öncelikli tercihler
dahi yapmıştır. İşte bu kısa incelemede, bu soruların cevabını fazla detaya
girmeden analiz etmeye çalışacağız.
Avrupa Birliği, İnsan Hakları, ve Ahlaki Dış Politika Avrupa Birliği, özellikle
1980'lerin sonlarından itibaren, insan hakları retoriğini, diğer ülkelerle olan ilişkilerinde,
merkeze koymaya başlamıştır. 1986 da üye ülkelerin dışişleri bakanları, yayınladıkları
bir deklârasyonla "insan haklarını ve temel özgürlükleri korumayı ve
desteklemeyi taahhüt ettiklerini" ifade etmişlerdir.[4] 1987 de Tek Avrupa
Senedi'nin yürürlüğe girmesiyle birlikte, "onay" gücüne sahip olan Avrupa
Parlamentosu, insan hakları olgusunun dış ilişkilerde göz önüne alınması gereken
bir faktör olduğu hususunda AB'nin diğer organlarına baskı yapmaya başlamıştı.
Temmuz 1991 de Lüksembourg da toplanan Avrupa Birliği Konseyi, AB tarihinde oldukça önemli
sayılan şu kararı açıklamıştır: Avrupa Topluluğu ve üye ülkeler bundan sonra
insan haklarını ve temel özgürlükleri bütün dünyada koruyup geliştirecekler.[5]
Topluluk, bu kararı aldıktan dört ay sonra, Kasım 1991 de, bu politikasını, diğer
ülkelerle yapacağı anlaşmalara "insan hakları hükmü (human rights
clause)"nü ekleyerek geliştirmeye çalışacaktır.[6] Ayrıca, insan hakları ve
özgürlükler meselesi, AT'nu kuran Maastricht Antlaşması'nın dışişler ile alakalı
olan ve antlaşmanın onyedinci başlığını teşkil eden "Gelişim İşbirliği"
içinde bulunan 130(u).maddede ve Ortak Dışpolitika ve Savunma Politikası'nın J.1
maddesinde de kendini göstermektedir. Bunun yanında, AB'nin yabancı ülkelerle yapmış
olduğu belli başlı bütün işbirliği antlaşmalarında bu insan hakları hükmünü
ve insan hakları karşısında antlaşmayı askıya alma hükümleri bulmak mümkündür[7].
Bütün bunlara ek olarak, Amsterdam Antlaşması'nın altıncı maddesinin (F) birinci ve
ikinci fıkraları, açık olarak, AB'nin insan haklarına saygı ve demokrasi üzerine
kurulduğunu belirtmektedir. Her ne kadar, bu madde AB'nin iç işleri ile ilgili görünse
de, önde gelen AB hukukçuklarına göre bu maddenin muhakkak suretle dış politika üzerine
etkisi olmalıdır.[8]
Bütün bu yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında, şüphe yok ki, AB, özellikle
soğuk savaş sonrası dönemde, insan hakları ve demokrasi alanında çok önemli
ilklere imza atmıştır. Ancak, öyle gözükmektedir ki, AB'nin dışişler alanındaki
insan hakları uygulamaları tutarsızlıklar ile maluldür. AB'nin Merkezi ve Doğu
Avrupa ülkelerine, Afrika'nın ve Pasifik'in küçük ülkelerine, Çin'e ve Akdeniz'in
öte yakasında bulunan Müslüman ülkelere yönelik insan hakları politikalarında inanılmaz
tutarsızlıklar vardır. Görünen odur ki, AB'nin ahlaki olduğunu iddia ettiği dış
politikası, sık sık "realist" parametrelerle yürütülmektedir. AB'nin bu
ahlaki zayıflığı ve insan haklarındaki bu tutarsızlıkları zaman zaman araştırmacılar
tarafından haklı olarak eleştirilmektedir.[9]
Ve Türkiye
Ancak, bir nokta var ki, araştırmacıların pek ilgisini çekmemiştir. Bu da, AB'nin
bir ülke içinde vukuu bulan insan hakları ihlallerine karşı takındığı çifte
standarttır. Ve bence, şu anda AB'nin Türkiye'ye yönelik insan hakları politikası
tamamıyla bu çifte standart ile maluldür: AB bir yandan kültürel kimlikleri devlet
tarafından tanınmayan Kürt asıllı vatandaşların en temel haklarının ihlal edildiğini
en yüksek perdeden seslendirirken, diğer yandan, ülkenin muhafazakar/dindar kesimine
karşı başlatılan 'topyekun savaş'ı neredeyse hiç görmemekte ya da görmezlikten
gelmektedir. Çok yüksek oranlara ulaşan bu tutarsızlıklar zinciri de aslında AB'nin
inandırıcılığının büyük oranda törpülmesine de yol açmaktadır. AB'nin Türkiye
ile ilgili belgeleri de bizim bu iddiamızı destekler mahiyettedir. 28 Şubat sonrasında,
AB, Türkiye'deki siyasal durumla ilgili, en üst düzeyde beş tane belge yayınladı. Gündem
2000 de yer alan Türkiye bölümü ve 1998, 1999, ve 2000 ilerleme raporu ile Katılım
Ortaklığı Belgesi. Bunlara ilave olarak, Avrupa Parlamentosu tarafından hazırlanan
raporlar, bildiriler, ve tartışmalar. Bütün bunlarda gördüğümüz, Türkiye'nin
insan hakları meselesi büyük oranda Kürt meseleleri ile ilgili tartışmalara
indirgenmiş olduğudur. 28 Şubat sürecinin gittikçe artan otoriteryan veçhesi ve
bunun madurları belgelere çok az ve dolaylı yansımaktadır. El-hakk, belgelerde silahlı
kuvvetlerin sivil otorite karşısındaki posizyonunun endişe verici olduğu sıkça
vurgulanmakta, ama, nedense, meselenin ne olduğu somut bir biçimde ortaya konulmaktan ısrarla
ve kasıtlı olarak kaçınılmaktadır. Gündem 2000 ve 1998 raporunda ifade özgürlüğü
bölümünde, ordunun bazı İslami gruplar karşısında son derece hassas olduğu,
bunlara karşı laikliği savunduğu, ve ordudan "lâiklikle bağdaşmadığını düşündü"
kişileri ordudan attığını çok yorumsuz bir şekilde bizlere duyurmaktadır. El-Hakk,
Refah Partisi'nin kapatılması ve Tayyip Erdoğan'ın 312 den mahkum olması üzerine iki
Başkanlık bildirisinin yayınlanmış olması[10] AB adına olumlu bir gelişme sayılsa
da, meselenin aslında ne olduğu bildirilerde açıkça ortaya konmamaktadır. 1999 ve
2000 ilerleme raporlarında ise, ne yazık ki, 1997 ve 1998 raporlarından da geri bir
vaziyet mevcuttur. Halkın önemli bir kısmının maruz kaldığı olumsuz tavırlar
dolaysız da olsa hiç bahsedilmemektedir. Akın Birdal'dan, İsmail Beşikçi'den, Manisa
davasından, Türkiye'de kadınların, Aleviler'in maruz kaldığı olumsuz durumlardan, F
tipi cezaevinden, ve tabii ki Kürtlerden, çoğu zaman haklı olarak, bahseden ve bu
konuda Türkiye'nin yapması gerekenleri açık bir şekilde ortaya koyan AB, mesele Türkiye'de
yaşayan dindar insanlara geldiğinde özgürlükler ulufesini dağıtmaktan vazgeçmekte
ve 'dut yemiş bülbül' pozlarına girmektedir. Aslında bu durum yalnızca Türkiye'ye
has değildir. AB'nin Türkiye'nin de dahil olduğu Akdeniz ülkelerini kapsayan MEDA yönetmenliği,
açık bir biçimde, insan hakları hükmü içerdiği halde[11], insan haklarının en yüksek
perdeden sık sık ihlal edildiği Mısır, Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde AB sessizliğini
korumaktadır.[12]
Bu neden böyledir? Neden AB ülkenin dezavantajlı bir çok grubuna özgürlükler
isterken standartlarını yüksek tutup 'Avrupai' davranırken, 28 Şubat süreci içinde
bunalmış vaziyette duran büyük halk kesiminin feryatlarını duymamaktadır? AB'nin
farklı davranışlar sergilemesinin en önemli nedenlerinden birincisi, bana göre, Batı'nın
İslam hakkındaki 'temel korku' ve temel önyargısıdır. John L. Esposito'nun da
belirttiği gibi, Batı, batı-karşıtı olabileceğini düşündüğü her türlü
"İslami yönetim" modellerine ve bu fikri savunur gibi görünen oluşumlara
endişe ile bakmakta, ve bu grupların demokratik yollarla iktidara gelme ihtimalleri
varsa baskıcı, otoriteryan ama dost rejimlerin bu gruplara uygulamış olduğu bastırma,
sindirme, ve hatta yok etme politikalarını görmezlikten gelmekte, üç maymunu
oynamaktadır.[13] Nazih Ayubi'nin ifadesi ile, Batılı güçler, mülüman ülkelerde
"İslami yükselmeyi" önlemek için, "demokratikleşmeyi feda
etmektedirler".[14] Tabii AB'nin bu tavrında, "İslami" grupların,
partilerin, ve ya kişilerin iktibarı ele geçirince demokrasiyi "zorla kaçıracaklarını"
da düşünmektedir. Aslında sırf spekülatif ve manipulatif bir arguman olan İslami
partilerin demokrasiye "sadakatsiz" ya da "yarı-sadakatlı" olduğu,
Batılı siyasal bilimciler tarafından da sıkça dile getirilmektedir[15]. Dolayısıyla,
öyle görünmektedir ki, AB, Türkiye'deki İslami/dindar/muhafazakar oluşumlara belli
bir önyargı ile bakmakta bunların anti-batıcı olabileceğini ve uzun vadede kendi
menfaatine zarar vereceğini hesaplamaktadır.
Ayrıca, AB'nin İslami muhalefete hoş bakmamasının diğer bir nedenini de
"demokratikleşmenin tehlikeleri (dangers of democratization)" tezinde aramak
gerekir[16]. Bu teze göre, demokratikleşme iyi kötü yerleşmiş siyasal yapıyı kökünden
sarsacağı için aslında çok önemli bir güvenlik problemlerine yol açabilir. Yani,
bir örnekle bu tezi anlatacak olursak, otoriteryan sistemin sağlam olarak yerleştiği
bir rejimin demokratikleşmesi, 180 km hızla giden bir arabanın sürücü değiştirmesi
gibi birşey. . Bu görüşe göre demokratikleşerek yerleşik oluşumları alaşağı
etmek zaman zaman iç dengeleri bozduğu için oldukça tehlikeli durumlara yol açmaktadır
Bu düşünce açık bir şekilde G. Joffe tarafından ifade edilmektedir. Joffe Müslüman
ülkelerde ki siyasal kültürün demokrasiye elverişli olmadığını dolayısıyla da
bu ülkelrede demokrasiyi geliştirme adına yapılacakların aslında var olan durumu
daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramıyacağını ifade etmiştir.[17]
Joffe'nin bu görüşlerinde, İslam'ın demokrasi ile uyuşmayacağı görüşünün yanında,
demokratikleşmenin de siyasal istikrarsızlığa yol açacağı görüşü de vardır.
Stratejik ve Batının güvenliği açısından hayati bir konuma sahip olan Türkiye içinde
yükselen bir "İslami" bir muhalefet, demokratik dahi olsa, Cumhuriyetin köklerine
zarar vereceği, iç istikrarı radikal bir şekilde değiştirebileceği, ve Huntington'ın
ifadesi ile "siyasal çürüme (political decay)" yol açabileceği de Batılı'lar
düşünülmektedir. AB nin genişlemesinde sorumlu G. Verheugen'in bir ifadesi de bu görüşü
desteklemektedir: Kendisi ile yapılan bir mülakatta, Verheugen, Türkiye'nin siyasal kıstasları
karşılayabilmesi için "temelden değişikliklerin olması şart. Bana göre, biz
bunları adım adım yapmalıyız. Biz Türk hükümetinden çok fazla şey isteyemeyiz.
Aksi halde, süreç başarız olacak." demektedir.[18]
AB belgelerinde İslami kesimlerin feryatlarının yankı bulmamış olması bir ölçüde
de, AB'ye yeterince ve uygun bir şekilde ulaşılamamış olmasından da kaynaklanıyor.
Haklı olmak, baskılara maruz kalmak, otomatik olarak madurların kendini herkese kolayca
anlatabileceği anlamına gelmemektedir. Örgütlü ve profesyonel olarak yapılmayan mücade
çoğu zaman, haklı olunsa dahi, neticesiz kalmaktadır. Bu konuda Thomas Risse ve arkadaşlarının
yapmış olduğu yeni araştırma[19] insan haklarını ihlal eden devlet organlarına karşı
yapılan sivil mücadelede yerli sivil toplum örgütlerinin uluslararası arenada örgütlenmiş
İnsan Hakları Savunma Ağları (Human Rights Advocacy Networks) ile sürekli temasının
ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Zaten, AB belgelerine baktığımızda,
ulusal ve uluslararası NGO lardan önemli miktrarda bilgi aldığını görmekteyiz.
Tabii ki, normal olarak, AB belgeleri aldığı bilginin ideolojik durumuna göre görüş
bilidirecek, ve AB kurumları da bu yönde politikalar üretecektir. AB belgelerinin
genelde Türkiye'deki Kürt ve sol grupların görüşlerini yansıtması, Avrupalıların
bunlara duydukları tarihi sempatinin yanında, bu grupların insan hakları mücadelerini
ulusal ve uluslararası arenada örgütlü ve nitelikli olarak yapmaları ile de ilgili
olsa gerek. Uluslarötesi insan hakları ağına dahil olup, insan hakları ihlallerini
uluslararasılaştırmak ve bu ağa AB'yi ve üye ülkeleri katmak insan hakları
ihlallerini sona erdirmek için çok önemlidir. Ancak, Türkiye'de gözüken, şu veya bu
nedenden dolayı, dindar vatandaşlar haklarını aramak için örgütlenememekte ve Batı'lı
insan hakları ağına dahil olmakta yetersiz kalmakta, isteksiz davranmaktadırlar. Yani,
haklı davalarını, dünyaya duyuramamaktadırlar.
Ancak, AB'nin insan hakları konusunda inandırıcı olabilmesi için muhakkak suretle bu
tutarsız tavrını terk etmesi gerekmektedir. Türkiye'nin dindar insanları da Batı'nın
zaman zaman ihanet ettiği kendi değerlerini bizzat Batı'ya sık sık hatırlatmalıdır.
-----------
[1] Bu demek değidir ki, insan hakları ve demokrasi konuları 14 Nisan 1987 den önce AB
ile Türkiye arasında problem olarak görülmüyordu. Bu konuda İhsan D. Dağı'nın iki
çalışmasına bakılabilir: İhsan D. Dağı, "Democratic Transition in Turkey: The
Impact of European Democracy", Middle Eastern Studies, 32(2), 1996; İhsan D. Dağı,
"İnsan Hakları ve Demokratikleşme: Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde
Siyasal Boyut", Atila Eralp (der.), Türkiye ve Avrupa (Ankara: İmge Kitabevi,1997),
ss. 120-176. Ancak, Mehmet Uğur'un da haklı olarak ileri sürdüğü gibi, insan hakları
ihlallerinin Türkiye ile AB arasında 'gerçekten' mesele olması Türkiye'nin tam üyelik
macerasının başladığı tarihten sonraki bir olgudur. Bkz. Mehmet Uğur, Avrupa Birliği
ve Türkiye. Bir Dayanak/İnandırıcılık İkilemi (İstanbul: Everest Yayınları,
2000), ss.267-290.
[2] 1987 sonrası incelenen AB belgeleri şuunları kapasamaktadır: Avrupa Komisyonu
raporları, Avrupa Parlamentosu bildirileri, Avrupa Birliği Konseyi başkanlık
bildirileri, Başkanlık bildirileri, ve AB'nin Türkiye ile yaptığı antlaşmalr
metinleri.
[3] Bu konuda, hukuki bir analiz için, bkz. Mustafa Erdoğan, "Anayasa Mahkemesi Nasıl
Karar Veriyor: Başörtüsü Kararı", Liberal Düşünce, 3(9), 1998, ss. 5-16.
[4] "Declaration on Human Rights", EPC Documentation Bulletin, 2(2), 1986.
[5] "Declaration on Human Rights", Luxembourg European Council, EC Bulletin,
no.6, 1991, ss.17-18.
[6] "Resolution of the Council and of the Member States Meeting in the Council on
Human Rights, Democracy, and Development", EC Bulletin, no.11, 1991, ss.122-3.
[7] Mesala, Lome IV ve Lome IV-bis yeni beşinci madde ve madde 366(a), MEDA yönetmenliği
3. Madde, TACIS yönetmenliği 3.madde, ve Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri ile yapılan
Avrupa Antlaşmalında bulunan muhtelif maddeler.
[8] Bkz., Philip Alston ve J. H. H. Weiler, "An 'Ever Closer Union' in Need of a
Human Rights Policy", European Journal of International Law, 9(4), 1998, ss. 658-723.
[9] Mesela, Karen E. Smith, " 'Foreign Policy' with an Ethical Dimension? The EU,
Human Rights and Relations with Third Countries", UACES Research Conference da
sunulan bildiri, University of Sheffield, 8-10 Eylül 1999; Katarina Tomasevski, Between
Sanctions and Elections: Aid Donor and Their Human Rights Performance, (Londra: Pinter,
1997); Gorm Rye Olsen, "The European Union and the Export of Democracy: Ad Hoc Policy
with Low Priority", ECPR-ISA Viyana Ortak Toplantısında sunulan bildiri, 16-19 Eylül
1998; Karen E. Smith, "The Use of Political Conditionality in the EU's Relations with
Third Countries: How Effective", European Foreign Affairs Review, 3(2), 1998.
[10] Sırasıyla, Bulletin EU 1/2 -1998, 1.4.23. Bulletin EU 9-1998, 1.3.23.
[11] Official Journal L 189, 30/07/1996, s.2; Official Journal C 386, 20/12/1997 s.9
[12] AB'nin Müslüman Arap ülkelerindeki insan hakları ihlallerine karşı takındığı
"ahlaksız" tavır için bkz. Barrie Wharton, Islamist Resurgence in Egypt and
the relationship with the European Union, basılmamış doktora tezi, University of
Limerick, İngiltere.
[13] John L. Esposito, The Islamic Threat. Myth or Reality? (New York: Oxford University
Press, 1995), s.190.
[14]Nazih Ayubi, "Islam and Democracy", David Potter (der.), Democratization
(Cambridge: Polity Press, 1997), s.364.
[15] Tabii bu argumanda aslında zımni olarak İslam ile demokrasinin uyuşmadığı tezi
de bulnmaktadır.
[16] Demokratikleşmenin getireceği güvenlik tehlikleri için, bkz. Edward D. Mansfield
ve Jack Snyder, "Dangers of Democratization", International Security, 20(2),
ss.5-38.
[17] George Joffe, "Relations between the Middle East and the West: The View from the
South", B. A. Roberson (der.) The Middle East and Europe: the Power Deficit, (Londra:
Routledge, 1998), s.69. Tabii aslında İslam'ın demokrasi ile uyuşmadığı klasik tezi
çok uzun yıllardan beri ileri sürülmektedir ve bu konuda yapılmış devasa bir
literatür mevcuttur.
[18] G. Verheugen ile yapılan bir mülakat, Europe, Şubat 2000, s.19.
[19] Thomas Risse, Stephen C. Ropp, ve Kathryn Sikkink (der.), The Power of Human Rights.
Internnational Norms and Domestic Changes, (Cambridge: Cambridge University Press, 1999).
Ayrıca, Uluslarüstü Savunma Ağları için, bkz. Margaret E. Keck ve Kathryn Sikkink,
Activist Beyond Borders. Advocacy Networks in International Politics, (Ithaca: Cornell
University Press, 1998), 1. ve 3. bölüm.
Kaynak: ankarailahiyat.net