Sokakta
ferman padişahın, evde kadının
Osmanlı'nın aristokrat kadınları sokakta fermana uygun ama kapalı
mekanlarda aydın erkeklerin beğendiği "yeni kadın" kimliğini giyim-kuşam
ve sosyal faaliyet alanlarında inşa etmeye başladı. Vakti zamanında
güzelliği için nikahlanmış kadınlar, artık güzel bulunmadıkları eski
tarzlarını bırakarak Batılı kadınlar gibi giyinmeye başladılar.
Tanzimat
ile birlikte tarz-ı hayat Batılılaşırken, Batılılaşan hayatın aktörü
olarak erkek kıyafetleri de devlet zoruyla değişimden nasibini almıştı.
Erkek kıyafetlerini, vatandaş kimliği ile eşitleyen Tanzimat aklı;
Osmanlı'nın esas unsuru olan müslim- gayri müslim hiyerarşisini fes
paydası ile bozarak, imparatorluk erkeklerini dini kimliği ele
vermeyecek biçim içinde "bir örnekleştirmişti". Erkekler cephesindeki
eşitlenmişlik, kimliğin koruyucu unsuru olarak kabul edilen kadınlar
tarafına geçirilmemiş, tam tersi müslim kadınların gayri müslim
kadınlardan farklılığının ilk bakışta anlaşılmasını sağlayacak olan
özellikler fermanlar yoluyla korunmaya çalışılmıştı. Bir başka deyişle
kamusal alanda Müslüman kadınlar Müslüman olduklarını kıyafetleri
yoluyla ilan etmek yükümlülüğüne tâbi idiler. Hayatın her cephesi
Batılılaşırken, üç İstanbul birbirine bağlanıp bağlantının ana damarı
Levanten kültürün beşiği olarak Beyoğlu'nda atarken, evindeki kadının
Osmanlı ve Müslüman kalması için çıkarılan fermanların hükmü yoktu.
Sokakta fermana uygun ama kapalı mekanlarda aydın erkeklerin beğendiği
"yeni kadın" kimliğini, giyim-kuşam ve sosyal faaliyet alanlarında inşa
etmeye çalıştı Osmanlı'nın aristokrat kadınları. Gazete ve dergilerde
yazan erkek kalemler, imparatorluğun duraklamasını, kadınların sosyal
alanda yer almaması ile izah ediyor, eğitimsiz kadınların, eğitimli
fertler yetiştiremeyeceğini söylüyordu. Osmanlı kadınları ne eğitimli ne
güzeldi artık. Osmanlı'nın müslim kadınlarını beğenmeyen yazıların,
kadınlar cephesinde iki karşılığı oldu.
BATILILAR GİBİ GİYİNMEYE BAŞLADILAR
Güzelliği önceleyen kadınlar artık güzel bulunmadıkları eski tarzlarını
bırakarak Batılı kadınlar gibi giyinmeye başladılar. Güzelliği önceleyen
kadınlar, vakti zamanında güzelliği için nikahlanılmış kadınlardı.
Eğitimli ve kültürlü olanları da vardı eğitimsiz olanları da.
Kaderlerinin acı çizgisi, erkeklerini gayri müslim bir Beyoğlu kadınına
kaptırmak noktasında birleşiyordu.
NATAŞA'LARIN NİNESİ HAROŞA'LAR
Güzelliği dillere destan, dokuz dil bilen Şair Nigar Hanım bile
"kendisini deliler gibi seven" kocasını metres hayatına razı bir Rum
dilbere kaptırmıştı. Beyoğlu pastanelerinde garsonluk yapan, iyi bir
müzik eğitimine sahip, mazisi aristokrat Beyaz Rus kadınları, Osmanlı
aydınlarının yalnız kalemine değil kalbine de girmiş; 1990'larda
başlayan Nataşa akınından önce, Haroşa'lar olarak kendilerine saygın bir
yer edinmişlerdi 1900'lerin başlarında.
Artık güzel bulunmayan kadınlar, yeniden güzelleşmek uğruna kabuklarını
değiştirmeye çalışırken, yürüyüşlerini ve duruşlarını kaybettiler. O
kadar ki, Refik Halit Karay, Batılı giysiler içindeki alaturka
kadınların, daha kısa ve daha şişman göründüğünü, şiirsel özelliklerini
yitirdiklerini yazdı. Muhteva değişmeden kabuk değiştiğinde Refik
Halit'in Batılı zevkini inciten görüntüler ortaya çıkıyordu. 2000'lerin
Türkiye'sinde bu defa güzel bulunmayan, şık bulunmayan kadınlar
tesettürlü kadınlardı. Hem dindar erkekler eleştiriyor, "besleme gibi
giyinmek", Fransız tarzını içselleştirememekle, Fransız modacılardan
istifade edememek ile suçluyordu, hem de seküler zihniyetteki aydınlar.
Onların eleştirileri, saçın şapka ile de kapatılabilirliğine rağmen
neden ille de başörtüsünde ısrar edildiği noktasında yoğunlaşıyordu. Bu
söylemin sahiplerine göre, başörtülü kadınların kendi tercih ve estetik
beğenilerinin, bağlı oldukları dini ilkelerin önemi yoktu. Bu
tartışmalar her tesettür defilesinden sonra dindar kadınların özgürlük
alanını daraltan bir şiddet diliyle tekrar tekrar yapıldı. Tartışmadan
kârlı çıkanlar, tesettür defilesini yapan firmalar ve bu tartışmaların
yapıldığı medya organları oldu. İki taraf da bu vesile ile artan
satışlardan hoşnuttu. Tesettürlü kadınlar için tarz belirleme
çalışmaları o kadar had tanımaz bir cüret ile ortaya konuyordu ki,
Fransa'da yapılmış bir defiledeki "balık kadın" giysisini andıran
kıyafet dahi tesettürlü kadınlar için önerilebiliyordu. Çoğulculuğun,
kimliklerin, kişinin kendisini rahatça ifade edebilmesinin yöntemlerinin
konuşulduğu post-modern dönemde tesettürlü kadınlar üzerine yapılan
tartışmaları nasıl değerlendireceğiz? Başörtüsü karşıtları şekil üzerine
yoğunlaştıkça baş örtme şekilleri çoğalarak yeni tarzlar ortaya çıktı.
Manto ve başörtüsü cumhuriyetle başladı
Cumhuriyet ile birlikte modern kıyafetlere bürünmekte acele etmeyen
mütedeyyin memur eşleri, bütün vücudu kapatan ferace ve çarşafı terk
edip, manto ve başörtüsünü tercih ederek cumhuriyet karşıtı
olmadıklarını ispatlama yükümlülüğünü yerine getirmek zorunda kaldılar.
Osmanlı bakiyesi ilk kuşak kadınlar, hayatlarını evlerinde sürdürdükleri
için, dizin altında biten mantoları, kalın çorapları, alnı kapatan üçgen
başörtüleriyle cumhuriyetin ilk mantolu kuşağı olarak tarihe geçip,
kendinden birkaç kuşak sonra gelecek dindar genç kızlar ve kadınlar için
hizalama cetveli niyetine kullanılacaklarını bilmiyorlardı. Esasında
onlar, zihniyet olarak dindar ninelerinden farksız, fakat kıyafetleriyle
farklı olmaya mecbur tutulmuş kadınlardı. Zincirin koptuğu yerdeydiler.
Ne var ki, konumları ve tutumları, kırılma noktasındaki ek olarak
değerlendirilmemiş, geleneğin bizzat kendisi olarak kabul edilmişti:
"Benim anneannem de dindardı ama bunlar gibi başını örtmüyordu"
"Benim annem/ninem başını böyle örtmüyordu" noktasından başlatılan
başörtü karşıtlığına, savunma, 70'li ve 80'li yıllar boyunca Atatürk'ün
eşinin de başının örtülü olduğu üzerinden yapıldı. Modern Türkiye'nin
modern kadınları için çarşafı terk etme kampanyalarının düzenlendiği,
çekilişlerle mantoluk kumaşlar verildiği dönemlerde, Latife Hanım
örneğinde olduğu gibi kadınların başlarıyla birlikte alınları kapalıydı.
Hatta Latife Hanım'ın birkaç kareden fazla olmayan bu başörtülü resmi,
başörtüsü yasaklarının başladığı dönemlerde başörtüsünün "Atatürkçülüğe"
aykırı olmayan ispatı olarak gazetelerde ziyadesiyle yer aldı.
Alnın kapalılığına verilen önem secde edilecek yeri saklamak olarak
manalandırılıyordu. Modern tıbbın iki kaşın ortasında, alındaki noktayı,
beynin insani özelliklerinin bulunduğu yer olarak tanımlıyor olması bu
bakımdan dikkat çekici.
Göktürk başlığından penye 'bone'ye
Onuncu Yıl Marşı'nın "Çıktık açık alınla" dizerine inat 1970'li yıllara
kadar mümin kadınlar alınlarını örttüler. Şehirde başörtüsü öne
çekilerek yapılan alnı kapatma işlemi, Anadolu'da yöreden yöreye değişen
kadın başlıkları ile gerçekleştiriliyordu.
Anadolu'daki kadın başlıklarının çeşitliğini belirleyen temel etken
iklim özellikleri ve buna bağlı olarak kadının kırsal kesimde iş gücünü
ortaya koyması ile bağlantılandırılabilecek bir durum.
ŞEKİL DEĞİŞİYOR
Yaşmağın altına takılan başlıkların Göktürkler'e kadar uzanan bir
sürekliliğe sahip olması dikkat çekici. Bu süreklilik, 1990'ların
ortalarından itibaren başörtüsünün içine takılan penye bonelerin alna
kadar indirilmesiyle oluşturulmuş yeni biçimiyle yoluna devam ediyor.
Batılılaşma macerası ile birlikte kadın giyim kuşamı ve kadın giyim
kuşamının en önemli unsuru olan baş bağlama şekilleri de değişiklik
gösteriyor.