Selahattin Yusuf
King Kong Aramızda
O'nu güpegündüz sınıfın ortasında gören ögrencilerin, görür görmez dehsete
kapılmalarını kimse bekleyemezdi. Çünkü insan bilinci böyle durumlarda ilk şokun
dehşetini atlatabilmek için -psikiyatrlara göre- en az 20-25 saniyeye ihtiyaç duyardı
ve bu saniyeler boyunca bütün normal insani tepkilerinden arınırdı. Nitekim öyle
oldu. Ancak dakikalar geçtikten sonra gözlerin akları büyümeye, yuvarlarından
dışarıya uğramaya başladı. Ağızlar, kireçleşmiş maskelerin ortasında ağır
ağır seğirerek yuvarlaklaşmaya ve garip birer "o" halini almaya başladı.
Sessizlik giderek çınlayan bir elektriğe ve sonra da düpedüz insan etine baskı
uygulayan somut bir ağırlığa dönüstü. Sınıfın içindeki tek hayat işareti
binlerce böceğin normal sessizliğiydi ve açık pencerelerden içeri doluyordu.
Öğrencilerin birbirlerinin yüzlerine o bildik "benim gördüğümü sen de
görüyor musun!" ifadesiyle bakmaları, neredeyse dakikalar sürmüştü. Tahtanın
ve kürsünün bulunduğu yere doğru yöneldi. Ön ayaklarını masanın üzerine atıp
kitapları pençelerinin arasında, sanki kurumuş mısır yapraklarıymış gibi bır
çirpıda parçaladı. Kitaplardan arta kalan samanları, burnunun tazyikli fırtlarıyla
sınıfın ortasına püskürttü. Büyük bir böğürtüyle masaya saldırdıi.
Zavallı DMO suntaları, dev pençelerin arasında bir varlık gösteremedi ve bir iki
dakika içinde ise yaramaz tahta, yonga ve klepalara ayrılıp bir moloz yığınına
dönüşüverdi. Kıçının kenarıyla sandalyeye vurup onu da un ufak etti. Korkunç bir
böğürtü eşliğinde rastgele savurduğu sağ pençe, tahtayı sağ üstten sol alta
kadar bıçak gibi yardı. Tahtayı daha sonra kollarının arasında kağıt gibi
öfkeyle katladı ve dişlerinin arasında öğütmeye başladı. Sonra arka ayaklarının
üzerinde gerçek bir dev gibi yükselerek, aralarından tahta parçalarının,
kağıtların sarktığı kanlar içindeki sivri azı dişlerini ve karanlık, küçük
dili olan bir mağarayı andıran ağzını göstere göstere, dakikalarca gürültü
işkencesi yaptı. Bu kaba, acımasız ve mantıksız şiddet ve önündeki canlının dev
biçiminin içinde boğulup kalan böğürtülerin kulak eşiğini parçalayan
gürültüsü, Sfenks'i bile yerinden kımıldatabilirdi. Ancak öğenciler için bu
böyle olmadı. Çünkü sinirleri çoktan arapsaçına dönmüş ve kontrolü
kaybetmişlerdi. Şimdi kafasına balyozu yemi buzağılar gibi sendeleyip kımıldanmaya
çalışıyorlardı. Kimisi omuzlarını kımıldatıyor, kimisi burnunu çekiyor, kimisi
piyano çalar gibi parmaklarını masanın üzerinde titrete titrete kımıldatıyordu. En
arka sırada, yaratık kapıdan girer girmez ayağa fırlayan ve öylece kalakalan
Fatma'nin ise gırtlaği hafif, ürkekçe yutkundu. Fatma'nın ağlamasi bilinçsiz bir
doğallıkla, bir arkın kaynağından çıkıp yola girmesi gibi jeolojik bir
kendiliğindenlikle oldu. Vücudu, taze bir yaprağa apansız çarpan yağmurla titriyor
gibiydi. Fatma, sınıfı başörtüsüyle birlikte, ağlayarak terk ettiğinde Kuzey
Yarımküre'deki takvimler 2000'i gösteriyordu. Şimdi antropologların ve zoologların
önünde, kendi cevabını bile anlamsızlaştıracak kadar çetrefil bir soru duruyordu:
Söz konusu Yaratık evrimini ne zaman tamamlayabilecekti?
Evrimini tamamlayana kadar doğal ortamında yaşaması için ne gibi yöntemlere baş
vurulabilirdi?
Şimdiki Zamanın İzinde'den alınmıştır.