Şerife K. Turhal
ONLAR İSTEMESEDE...
BU BAYRAK MAHŞERE DEK DALGALANACAK
Yıl 1987 Aylardan Ocak...
Günlerdir ne kar nede bir damla yağmur düşmüştü.
Ankara susuzluktan kavruluyordu.
Barajların dibi gözükmeye başlamıştı.
Etkililer ve yetkililer böyle giderse kuraklık olacağını endişe ile
açıklıyorlardı.
Kış geçmek üzere olduğu halde görünürde kar yoktu.
İşte böyle kasvetli,kuru, oldukça kirli bir günün sabahında kötü bir haber duydum
radyodan...
Soframın başında küçük kızımla kahvaltı yapıyordum. Kaşık elimde kaldı
Haber şöyleydi:
"Üniversitelerde çağdaş kıyafetin dışında hiçbir kıyafet kabul
edilmeyecektir."
Karar Adana'da Rektörler toplantısında Kenan Evrenin başkanlığında alınmıştı.
Belirtilen kararda aksine bir kıyafet giymeye kalkışanlar hakkında ceza uygulanacak ve
okuldan kovulacak diye bildiriliyordu.
Hanım spiker sakin sakin başka bir habere geçmişti, onun için ne kadar basit,
önemsiz bir haberdi belki. Ne bilsindi kadın! Kendini yaratan Rabb'ine kafa tutulan bir
kararı okuduğunu ...
İnsanlar öyle uyuşturulmuştu ki! Farkında olmadan Allah'tan hızla
uzaklaşıyorlardı, çağdaşlık adına...!
Allah bilmez ... Biz daha iyi biliriz...! diye kafa tutmaya başlamışlardı.
Bir iki gökdelen dikmekle, en yakın fezaya birkaç füze fırlatmakla kibirlenmişlerdi.
Bir damla sudan yaratıldıklarını unutup, Semaları üzerlerinde direksiz
tutanı,Geceyi üzerlerine bir yorgan gibi yorulan kulları dinlensin diye
örten,Gök kubbeyi karanlıklarda kalmasınlar diye yıldızlarla donatanı,
Zehirli böceğe yesinler diye şifalı bal yaptıranı,Ücret istemeden kadife tenli
cennet kokulu bebekler vereni, Yani bütün bunları sunan Rabb'ine hasım kesilmişti
insanoğlu...
Yıllardır hep böyle diyorlardı "Biz her şeyin iyisini biliriz, biz çağdaşız,
çağdaş düşünür, çağdaş yaşarız" diye ahkam kesiyorlardı.
Sıra örtüye gelmişti.
"Allah (cc) üniversitelerde bizim işimize karışmasın" diye karar
almışlar.
Altınada imzalarını atmışlar. Cürmü küçük, küçücük insancıklar...
Duyun ey asrın müslümanları! Allah'ın mümin hanım kullarına buyruğu tesettür
yasaklandı...Toprağı sıksan şehit fışkıracak toprakta şehit torunları ya
soyunacak yada kovulacakmış...
Bunun için mi toprağa düşmüştü Çanakkale'de, Gaziantep'te, İzmir'de, Şehit
dedem!
Bunun için mi binlerce yavru yetim kalmıştı? Analar dul...
Allah'ım ne kara gündü bu gün! Katıla katıla ağlamak geldi içimden.
İçim bir volkan gibi kaynıyordu...
Taa içerlerde bir yanım yanıyordu, hissediyordum bunu.
Bu yanan kalbimdi, imanımdı... Tutamıyordum kendimi.
Üç minik yavrumu kaybettiğimde böylesine ağlamamıştım.
Ağlamak...Ağlamak...Sesimi ta Adana'da bu zalim kararı alanlar duyana dek ağlamak
istiyordum...
Ağlamak...Bir adım ötemde yurdumun her yanında, camilerde, secdelerde olan hacı hoca,
şeyh, alim herkes duyana dek...
Müslümanım derken sahte yaldızlı laflarla batı dostlarını peşinden koşturulan,
aldanan müslümanlar duyana dek... Ağlamak istiyordum...
Sesimi ancak kendim, birde minicik kara gözleriyle bana bakan Allah'a isyandan habersiz
yavrum, dupduru bu çağın küfrünün henüz kirletemediği masum gözleriyle bana bakan
bebeğim duydu...
Ve her şeyi düzenleyen, görüp gözeten intikamında sabırlı olan Rabb'im duydu...
Kalktım kıbleye yöneldim, Rabb'ime en yakın olan secdede Rabb'im! sana bakacak yüzüm
yok ! Mahcubum ne yaptım ki dinim için şikayet etmeye hakkım var mı? Utanıyorum...
Onlar bu kararı almadan ben ne yaptım ki?
Allah'ım! Suç benim... suç bizim... Onlar bu güne dek neleri neleri kovmadılar ki ?
Sıra başörtüsüne gelince hatırladım... Utandım... Üzüldüm...
Allah'ım! Ne olur affet...
Yetmiyordu ağlamak, dindirmiyordu acımı, hiçbir şey yapmadan böylesine şikayet...
Pişmanlık...
Duramıyorum evimde... Evim bana dar...
Rabb'imin emri yasaklandı...
Üniversite kapılarında Allah'ın ayetini Allah'ın mülkünde taşımak isteyen
kızlarım...
Zeyneplerim melül... Mahsun...
Ayşelerim kapılarda boynu bükük...
Benim sadece ağlamam çare değil ki...
Allah'ım bana bir çıkış yolu göster...
Yollara atıyorum sonra kendimi,yürüyorum...yürüyorum ağlayarak dakikalarca...
Yüzümü ıslatıyor gökten inen rahmet damlaları...
Neden sonra fark ediyorum yağmurun yağdığını.
Rabb'imden gelen en taze haber YAĞMUR diyor peygamberim. Yağmur beni daha bir
ağlatıyor.
Allah'ım! Hakkettik mi biz bu rahmeti...
Ne kadar cömertsin! Ne kadar merhametlisin...
Kulların sana kafa tutarken, seni hayatlarından kovarken, sen tonlarca ağırlıktaki
bulutları kafamıza geçirmiyor, aksine kullarım susuz kalmasın diye ince ince
indiriyorsun incitmeden.
Utandırıyorsun beni Allah'ım!
Bense ağlamaktan başka bir şey yapamıyorum...
Belki bir teselli bulurum diye senin Örtü emrini öğrendiğim ayetlerini okuduğum
Kuran kursuna gidiyorum.
Caminin önünden geçerken iki yaşlı hacı amcanın konuşmasını duyuyorum. Biri:
-Yağmurlar başladı çok şükür diyor
-İnşallah arkası kesilmez! Çok korktum azizim ya yağmazsa susuz kalırsak diye.
Gözlerim artık ağlamaktan etrafı buğulu gören ben,
-Ne yüzle seviniyorsunuz amca hak ettik mi bu rahmeti ? diyorum.
Şaşkın şaşkın bakıyor amcalar. Boyalı gazetelerin ve de TV lerin
istediği standartta, istediği dozda müslümanlaştırılmış hacı amcalar!
Onların konuşmasına fırsat vermeden :
-Sizin kızlarınız şu sırada üniversitelerden polis coplarıyla kovuluyor diyorum.
Sonra Geçip gidiyorum, onlara dargın, cevaplarını beklemeden.
Öğrendim ki bu koca isyanın belgesi, kararnamenin altında, zamanın Başbakanı,
Cumhurbaşkanı ve Y.O.K. başkanını imzası varmış.
Bize okullarda astığı astık kestiği kestik padişahlardan bahsederlerdi ama,
duymamıştım hiçbir padişahın kadın ve kızların başörtüsü için yasak
çıkardığını...
Duymamıştım insanlara zulmeden, Nemrut ve Firavunların kadınların
kılık ve kıyafetiyle uğraştığını !
Bizim gibi millete, bize layık devlet başkanları...
"Nasıl yaşarsanız öyle yönetilirsiniz"
Bir millet kendini değiştirmedikçe...
Biz Rabb'imizin sözlerine kulak vermedik...
Kucağıma bir buçuk yaşındaki bebeğimi aldım daha nerde olduğunu
bilmediğim sora sora büyük millet meclisine gittim.
Kapıdaki amir neden geldiğimi öğrenince güldü
-Yanlış kapıya gelmişsin başbakanın kapısına git dedi.
-Seçimlerde ayağımıza kadar gelen millet vekillerimi görmek istiyorum dedim. O ise
alayla:
-Hanım! sen istersen beş başörtüyü üst üste ört sana karışıyor muyuz? dedi.
-Benim kızlarıma karışıyorsunuz ya vekillerim benimle konuşana kadar buradan
ayrılmayacağım dedim .
Gecenin 12 :00 sine kadar kucağımda bebeğimle meclisten bin metre ileride beklemeye
başladım, çünkü meclisin kapısında beklemek yasakmış!
Havada öylesine soğuktu ki yavrum ayaklarını uzatıp Anne acıyo! diye sızlanıyordu.
Ayaklarını açıp baktığımda morarmaya başladığını gördüm.
Bu sıra emniyet amiri yanıma geldi.
-Sen istemesen de evine götüreceğiz, bize zorluk çıkarma, dedi.
Bebeğimin donmaması için eve gelmek zorunda kaldım.
-Senin okuyan kızın yok, sen evine git çocuklarını büyüt, diye alay
etti beni eve getiren komiser.
-Benim çocuklarım küçük ama yarın büyümeyecekler mi? Şu an kovulan kızlarda
benim kızlarım değil mi? dedim.
Evime geldim ama öyle üzülmüştüm ki, artık midem yiyecek kabul etmiyordu.
-Rabb'imin emri yasaklanmışken benim nasıl iştahım kalır, midem küsmüştü bana.
Tam dokuz gün yemedim, sadece serumlu su ile ayakta kalmaya çalıştım.
Medya sesimi duyuruyordu ama millet vekillerinden ses yoktu. Aç ve bitkindim üç
küçük yavrum etrafımda ağlaşıyor,
-Anne ne olur yemek ye, diye yalvarıyorlardı.
-Nasıl yerim ? Rabb'imi darıltmışken, kızlarım okul kapılarından bir hırsız, bir
katil gibi kovulurken nasıl yerim?
Aslında bütün manevi değerlerimiz bir bir elimizden alınmışda ben şimdi
uyanmışım.
Vallahi yemem, diyorum. Bu yasağı koyanlardan biri çıkıpta neden yasaklandığını
açıklamazsa yemem.
Duyarlı kardeşlerim 9 gün boyunca ziyaretime geldiler özellikle okul kapılarından
kovulan kızlarım geldi.
-Abla bizim için bu fedakarlık çok değil mi ? diyorlardı mahcup mahcup bense:
-Bir müminin ayağına diken batarsa, diğer mümin hissetmez mi? Örtü hepimize emanet
değil mi? diye teselli veriyordum.
Siyasilerden aç durduğumun 9. gününde bu yasağı koyanların gelmesini beklerken
Refahlı kardeşlerim geldi. Ellerinde bir buket çiçek ve zemzem...
-"Biz senin grevini son buldurmaya geldik, bekledik ki yetkililer gelsin ama onların
umurunda değil senin bakıp büyütmekle sorumlu olduğun üç tane yavrun var onları
yetiştir, senin gibi annelere ihtiyaç var" dediler ve grevimi şimdilik
sonlandırdım.
Daha sonra bu grevi Ankara ilahiyattaki kızlar devam ettirdi.
İmanlı kızlarımız kovuldukları okulun önündeki banklarda açlık grevine
başladılar, ama çağdaş modern dekan Hanım kızların okul önünde oturdukları
bankları dahi çok gördü ve kaldırttı.
Fedakar halkımız kızlarımıza halılar, battaniyeler getirdiler, okulun bahçesi
yurdun her bir yanından gelen çiçeklerle, çelenklerle doldu.
Dekan hanım bu sefer üniversite bahçesinden de kovdu. Kızlar okulun yakınındaki bir
parkta açlık grevine devam ettiler.
Bir sabah onları ziyarete gittiğimizde ağlaşan kızlarımızla karşılaştım
sebebini sorduğumda, kız kardeşlerinin haklı direnişlerine destek vermek için
açlık grevine giren 15 genci coplayarak bir polis otosuna doldurup Ankara dışına bir
tarlaya bırakmışlar. Tıpkı kedi azıtır gibi.
"Batı uğruna ya Rab ne güneşler batıyor"
Bu vatana vergi veren, askerlik yapan, hizmet aşkıyla yanan, bacısını namusuna sahip
çıkan gençlerimizi tebrik edeceklerine coplayarak azıtıyorlar.
Aynı ülkede arsızlar, hırsızlar, hortumcular, sarhoşlar, kadın simsarları, mafya
babaları elini kolunu sallayarak geziyordu.
Parkta genç kızlar ağlaşırken iki ayağı kesik tekerlekli sandalyesiyle gelen bir
genç bir buket uzattı kızlarımıza, günlerdir yağmur altında aç, okumak için
bekleşen bacılarına. Çiçeğin üzerinde bir yazı vardı beni kahretmeye yetmişti bu
yazı...
"YA İNSAN GİBİ YAŞARIZ, YADA ASLANLAR GİBİ ÖLÜRÜZ..."
Fakat bizi idare edenler ne insan gibi yaşamamıza nede aslan gibi ölmemize
tahammülleri yoktu...
Onlar bu necip milletin zillet içinde sürünmesini istiyorlar.
Her gelen iktidar başörtüsüyle uğraşıyor ama geldikleri gibi gidiyorlar. Halkın
mukaddesatıyla oynamaya ne bir partinin ne bir şahsın hakkı yok olmamalıda...
O örtü siyasi bir simge değil Allah'ın mümin hanım kullarına bir buyruğudur... Bu
yasakla Allah ile kulun arasına girilmeye çalışılıyor. Bu onların pek övdükleri
Laikliğede aykırıdır.
Sene 2001 aradan 15 yıl geçti... Türban adını koydukları tesettüre hala izin yok.
Bu örtü yasağı en ağır boyutlarda ülkemin kızlarına uygulanıyor.
Açlık grevi yaptığım o günlerde kucağımda bir buçuk yaşında olan
kızım şimdi 16 yaşında her gün gözyaşı dökerek okula gidiyor O gün 9 yaşında
olan kızım şimdi üniversite 3 ten ayrılmak zorunda kaldı O gün 12 yaşında olan
şimdi öğretmen o da başörtüsü mazlumu ve ben de; o gün ev hanımısın diye alayla
İstersen beş başörtüsü üst üste ört sana karışmayız demişlerdi.
Bu günse binbir emek ve masrafla açtığım özel kreşimi son çıkardıkları yasakla
kapatmak zorunda kaldım. Sonunda bende bu haksızlığın muhattabı oldum.
Bir evden dört kişi bu haksız uygulamaya maruzsa Türkiye genelinde bu zulmün boyutunu
siz hesap edin!
Okulumu kapattığım o zor günlerde yolumuza ışık tutan harika insanlardan Hz. Yusuf
ötelerden sesleniyordu sanki "Benim gibi imtihanlardan geçmedikçe sınanmadıkça
imtihanı
kazanacağınımı sanıyorsun"
Hz. Sümeyye Benim gibi sevdiklerinle imanın tartılmadan
mı ? diyordu
Mekan ve zaman önemlimi ? Onları yanımda hissetmem beni teselli
etmeleri için yeterli. Görünürde başörtüsü için verilen mücadele sonuç vermedi
ama bu
mücadelenin hak ve batıl mücadelesi olduğu özelliklede kadınların omuzlarında
yükseldiği kesinleşti.
Dünya gündeminde kamuoyu oluşturmayı başardık Bu zulum kadınların ve genç
kızların narin omuzlarında ses getirdi.
Tıpkı Dünyanın başka bir coğrafyasında minik eller taşlar atarak zülmü dünya
gündemine getirdiği gibi.
Orda sapan taşları...Burda örtü...
Orda çocuklar... Burda genç kızlar;
Ne kadar masum !
Üzülüyoruz... Eziliyoruz ...ama yirmi yıldır vaz geçmiyoruz.
Biz kaybetmedik ağır, sakin, vakarlı, onurlu ve kararlıyız.
Unutmayın!
Batıl bir nehrin üzerindeki köpük gibidir.
Hak'sa köpüğün altındaki ağır ve derinden akan bir nehir gibidir ...
Ne mutlu bu mecrada yılmadan,bozulmadan ilerleyenlere ...
Ey nene hatunların torunu:
UNUTMAYIN!
Örtü hürriyettir...
Örtü özgürlüktür...