Kadriye Kahriman
Hür ve Hâlâ Başörtülü
Ruhum aylardır ızdıraplı bir muammanın içinde çalkalanıp duruyor. Çırpınıyor;
Allah’ın bildiği “Ben’i” kullarına anlatmak için, inat, insafsızlık diz boyu
NEDEN?..
Beynimizin damarları uyuşuyor, düşünmekten. Bir insan için, öz vatanında onurluca,
insanca yaşamak bu kadar zor, tahammülsüz olabilir mi? Erdemli bir kelime vardı,
aşinâ olduğum; adı fedakârlık... Fedakâr olmalıymışım. Yüreğim ve aklım
kabullenemiyor. NİÇİN? Aslında “Saadetini terk et, gir içeri” diyorlardı,
farkındamıydılar acaba? Boşuna çırpınmıyor musun be Ruhum!.. Doğuştan âmâ bir
insana gökkuşağının güzelliğini nasıl anlatabilirsin? Peki, yaşadığın
huzurdan, mutluluktan bî-haber olan, ızdırabını nasıl hisseder, söyleyebilir misin?
Bugün kendimi, yıllarca özgürlük mücadelesi veren zenciler gibi hissettim. Örtümü
de, onları diğer insanlardan farklı kılan; onlara sürekli atalarını, değerlerini,
çileli mazilerini hatırlatan siyah derilerine benzettim. Bir insanı, derisinden
ayırabilir misiniz? Nasıl yaşar o zaman? YAŞAR MI? Ya ruhum inancıyla böylesine
bütünleşmişken, ona bu ızdırabı yaşatmak insanlığa sığar mı?
Bu sabahta, zihnim, kalbim yine bunlarla meşguldü yol boyunca. Okulumun önündeyim.
Karşımda parmaklıklar, tel örgüler var boyumu aşkın. Suç neydi? Mahkum kimdi?..
Haftalar vardı; burada yüzlerce yürek, soğukta, rüzgarla birlikte bekledi. Başlar
dik, vakarlı.. Ellerimden ziyade, kalbim üşüdü çoğu zaman. İçinde huzuru,
hakikati, gülüşü bulduğum şu binalar şimdi, kalbimi üşütüyor, bakışlarımı
donduruyordu. İnancımsa onu tekrar ısıtacak kadar sıcaktı; çünkü rüzgârın
Yaratıcısı hep benimleydi.
Haftalar vardı; kara kışa inat güneşler açtı. Yüzlerce insan sabırla bekledi.
Güçlü, onurlu... Herşeye rağmen ümidim, tepemdeki gök kadar aydınlık ve parlaktı
içimde; çünkü güneşin Yaratıcısı hep benimleydi. Mahkum kimdi? Önüne
parmaklıklar çekilen; ama güneşin altında, ruhu aydın olan olan “Ben mi”; yoksa
beni dışarda bırakan; güneşten yoksun, duvarlar arasına sıkışan, içerdeki
karanlık vicdanlar mı? Ruhum; şimdi o duvarlar arasına hapsolmayacak; yüreği ve
beyni zincirli insanların (!) mahkûmû olamayacak kadar hür, mutlu ve kararlı...
sonsuza kadar.
Hâlâ umutlu bir bekleyiş var burada. Başörtümü uçurduğum, şu göklerden daha
enginlerde inancım. Tekrar gireceğim okuluma; hem yüreği hür, hem de beyni. Duvarlar
aydınlanacak girdiğimde. İçerdeki mahkumlar, bugün donan, yarın hesap soracak,
bakışlarımın mahkumu olacak bu kez. O gün geldiğinde herkes biliyor ki, hiçbir şey
aynı olmayacak. Ben değiştim, eski “Ben” değilim. Dünden daha diri, daha güçlü
duygularım, inançlarım, O’na daha yakınım, “O” bana hep yakındı.. Gün
biterken hatırladım; onlar bugün hür ve hâlâ siyah...
Mart 2001 Yeni Dünya Dergisi