Mustafa İslamoğlu
Örtü emri: Kişiliğin dişilikten öne alınması
Namaz ne kadar farz ise, tesettür de o kadar farzdır. Zekat ne kadar Allah'ın emri ise,
örtünme de o kadar Allah'ın emridir. Oruç ibadeti nasıl tüm semavi şeriatlarda
varsa, tesettür de tüm semavi şeriatlarda vardır. Ne ki illetleri farklıdır.
Namaz içbükey bir talimatken, örtü dışbükey bir talimattır. Birincisinin illeti
Kur'an tarafından "her türlü haddi aşma ve çirkin davranıştan kişiyi uzaklaştırarak
onda her davranışını gözetleyen bir Allah bilinci oluşturmak" (29.45) şeklinde
tanımlanmışken, ikincinin illeti "iffetin korunması için simge" ve
"tanınacak bir kimlik" (33.59) oluşturmaktadır.
Bununla amaçlanan, kadını toplumun içinde dişiliğiyle öne çıkan bir nesne değil,
kişiliğiyle öne çıkan bir özne kılmaktır. Dolayısıyla örtü emri, kadının kişiliğinin
bir parçası olan mahremiyetine yönelik ihlalleri peşinen durduran bir önlem,
kendisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle tanımladığını çevresine bildireceği
bir iletişim biçimidir. Yani bir kimlik ibrazı (en yu'rafne) yöntemidir.
Örtünmek insânî ve dolayısıyla fıtrîdir. Bu nedenle hayvanlar örtünmezken
insanlar örtünürler. Dolayısıyla örtünme ve çıplaklık arasındaki tercihi, İslamlıktan
önce insanlık kriterlerine vurmak, dînî çerçeveden önce insanî ve ontolojik çerçevede
tartışmak gerekir.
Bu bilindikten sonra, "Örtünmenin sınırlarını kim belirleyecek?" sorusu gündeme
gelir. Bu sorunun "kişisel arzu, moda, gelenek, toplum, devlet, inanç" gibi
birden fazla cevabı olabilir. Bir insanı "müslüman" olarak nitelememize yol
açan şey, onun "Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyeti"dir. Bu teslimiyet,
şu ön bilgiye/tasavvura dayanır: "Beni yaratan, beni herkesten çok iyi biliyor ve
seviyor. O halde, onun bana yaptığı öneriler, benim için en hayırlı olandır. Ben
kendim için, onun benim için seçip-beğendiğine razı ve teslim oldum."
İşte insanı müslüman kılan tasavvur budur. Bu tasavvurdan neş'et etmeyen bir müslümanlık
iddiası, Allah'a göre, sahte bir iddiadır. Esasen, müslüman olmak söz konusu olduğunda,
sizin kendinizi ne olarak tanımladığınız değil, Allah'ın sizi ne olarak tanımladığı
önemli ve belirleyicidir. Bunu anlamak için de sizin müslüman tanımınızın Allah'ın
müslüman tanımıyla örtüşüp örtüşmediğine bakmanız yeterlidir.
Yukarıdaki tasavvurdan neş'et eden imanıyla bir müslüman "Örtünmenin sınırını
kim belirleyecek?" sorusuna Allah'tan ve O'nun vahyinden bağımsız bir cevap
arayamaz. Çünkü bir davranışın "İslamî" olması, referansının Allah
olmasıyla mümkündür. Eğer Kur'an örtünmenin sınırları konusunda hükümler vaz
etmişse, bu, müslüman olma iddiasındaki herkesi bağlar. Tabii ki o kimse iddiasında
samimiyse.
Samimiyetin ölçüsü bellidir: Kitaba uymak. Samimi olmayanlara ise tek yol kalmıştır:
"Kitabına uydurmak!" Tarihin tüm samimiyetsizlerine bakınız; kitabına
uydurmayı kafaya koyduktan sonra, hangi emre karşı mazeret, hangi yasağa kılıf
bulunamaz ki? İnsan istedikten sonra; dinin en temel kurallarının tam aksine 'fetva'
verecek bir merci bulur. Hatta bir inanç sistemini, onun esaslarını keyfi yoruma tabi
tutarak, tam tersi bir işleve büründürebilir.
Örtünme emrinin estetik bir form olan kadın için, erkekten farklı yanları olduğu aşikar.
Bunun kadının dişiliğinin, kişiliğinin önüne geçmemesi/geçirilmemesi için
simgesel bir uyarı amacı taşıdığını söylemiştik. Bu uyarının muhatabı, daha
çok kadını nesneleştiren üçüncü şahıslardır. Kadın tesettürünün başa
taalluk eden kısmı, tesettürün simgesel boyutunun zirveleşen kısmıdır.
Başın örtülmesiyle ilgili Kur'anî talimatların pratikte ne demeye geldiğini öğrenmek
isteyen biri, bu ayetlerin Hz. Peygamber'in elleriyle yoğurduğu bir hayatta nasıl
uygulandığına bîgane kalamaz. Bu tıpkı, dinin teorik kaynağı olan Kur'an'da yer
alan "Namazı dosdoğru kılınız!" emrini yerine getirmek için dinin pratik
kaynağı olan Peygamber'e başvurma zorunluluğu gibidir. Eğer dinin teorik kaynağıyla
olan ilişkinizin, dinin pratik kaynağından bağımsız gerçekleşeceğini düşünüyorsanız,
bunun, balı kabul edip arının varlığını ve fonksiyonunu inkar etmekten farksız
olduğunu bilmelisiniz.
Bunun adı, dini peygambersizleştirmektir. Sormazlar mı adama "Bu kitap, sizin başınıza
gökten mi düştü?" diye. Hiçbir peygamber "iletişim aleti", "ara
kablosu" ya da "postacı" değildir. Hz. Peygamber ise hiç değildir. O,
dinin ve imanın bir parçasıdır. Tıpkı bunun gibi, tesettür emri de Kur'an'ın bir
emridir ve başörtüsü tıpkı namaz kadar, oruç kadar farzdır.
Eğer peygambersiz düşünülürse, namazın da "çaresine bakmak" mümkündür.
Bu durumda tartışılması gereken Kur'an ve onun getirdiği esaslar değil, sizin İslam'la
geçinmeye gönlünüzün olup olmadığıdır.
Kur'an ve İslam yaşadığı sürece bu emir yaşayacaktır. Bu ülkede işgalci Fransız'ların
yapamadığını yapmaya çalışmak nafile bir uğraştır. Bu yüz karası yasağın
devamından, bu ülkeye zarar vermek isteyenler dışında, kimsenin bir kazancı yoktur.
Aksine ülke kan kaybetmektedir. Bu ülkenin tesettürlü kızları, hicret ederek, yasağı
aşarak, okumanın bir yolunu bulurlar. Onlar yarın anne olacaklar, çocuk yetiştirecekler.
Onların çocukları bu ülkede yaşayacak; memurluk, askerlik, amirlik, tüccarlık, yöneticilik
yapacak. Geleceğin annelerinin, çocuklarına, kendilerine kan kusturan elleri öpmelerini
mi vasiyet edeceklerini sanıyorsunuz?
İslam'ı islam yapan, onun insanlık için değişmez değerler getirmiş olmasıdır. O
bir dindir. Bir ideoloji, milletin ve devletin imkanlarını kullanarak milletin dinine
karşı bir savaş açarsa, bundan "din" zarar görmez. Çünkü bu ülke toptan
dinden çıksa, Allah'ın ve onun dini olan İslam'ın zerrece bir şeyi eksilmez. Fakat
dindara zulmedilmiş olur ve bu savaşı açanlar hem kendi ocaklarını, hem de başkalarının
ocağını söndürmüş olurlar.
mustafaislamoglu.com'dan alınmıştır.