Mustafa İslamoğlu
KADIN:MODERN ÇAĞIN
"KANDIRALI"SI
İndirgemeci modern çağ, kesintisiz ve biteviye akan coşkun bir nehre benzeyen insan
hayatını, hem enine ("çocukluk-gençlik" gibi), hem de boyuna ("kadın-erkek"
gibi) böldü. Önce, hayatı parçalara ayırarak kategorize etti, sonra bu "parça"ları
"bütün"den bağımsız ele alarak 'mutlaklaştırdı.' Dahası, 'bütün'den
ayırdığı her 'parça'nın bütün içerisindeki anlamlı yerini inkar ederek, ona
yepyeni ve bütünden bağımsız bir 'rol' yükledi. İşte, cinayet burda başladı.
Oysa ki, parçalanan hakikat, hakikat olmaktan çıkardı. Hiçbir noktasında kesintiye
tahammülü olmayan hayat ırmağını, enine ya da boyuna parçalayıp, bu bütünden,
mesela "gençliği" ya da "kadını" çekip çıkardığınızda, aslında
mazi ve istikbaliyle ya da kadın ve erkeğiyle anlamlı olan insan hayatının, anlamına
kastediyordunuz. Böyle bir mantık, hayatı, kendi bütünselliği (vahdet) içerisinde
nasıl kavrasın? İşte bu indirgemeci mantık, hayatı bir "uyuşma" alanı
olmaktan çıkarıp bir "çatışma" alanına dönüştürmüştü. Modern
zamanların "kuşak çatışması" veya "feminizm" adı verilen hastalıkları,
aslında bu mantığın doğal bir sonucu değil miydi?
"İnsan", varlıklar içerisinde özgün ve seçkin bir kategoridir. Peki,
"insan" olmakla yetinmeyip, kişinin seçiminde kendi dahli bulunmayan "kadın"lığını
ya da "erkek"liğini öne çıkarması, hangi psiko-patolojik yaklaşımın ürünüdür?
"İnsan hakları"ndan sözedilen bir yerde, ayrıca bir de "kadın hakları"ndan
sözediliyorsa, orada kadına "Kandıralı" muamelesi yapılıyor demektir:
"Bölük dur! Kandıralı, sen de dur!"
Geleneğin kadına biçtiği rol, elbette tartışılmalı. Fakat, "geleneksel kadın"
imajını, "İslam'ın ideal kadın modeli" gibi takdim etmenin tutar dalının
olmadığı da bilinmeli. Hz. Ömer'in oğlu Abdullah şu mealde bir şey söylüyor:
"Hz. Peygamber hayattayken, kadınlara sesimizi çıkaramazdık, çünkü aleyhimize
olurdu. Ne zaman Hz. Peygamber vefat etti, o zaman kadınlara istediğimiz gibi davrandık."
Bu itiraf, geleneksel kadın imajının, bir parça, İslam'ın ideal modeline rağmen oluştuğunu
açıklamıyor mu?
İslam'ın öngördüğü kadın modeliyle geleneksel kadın modelini yanyana koyduğumuzda,
birincisinin ikincisinden hayli farklı ve önde olduğu su götürmez. Ya, geleneksel kadınla,
modern kadını karşılaştırdığımızda, aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bence,
kesinlikle hayır. Modernite, tüm iddiasına rağmen, kadın varoluşuna
"insani" anlamda hiçbir şey, evet hiçbir şey eklememiştir; aksine kadını
insanlığından ederek "metalaştırmış", onu kelimenin tam anlamıyla
"istismar" etmiş, ruhunu öldürdüğü kadının bedenini her anlamda
"tepe tepe" kullanmıştır ve kullanmaya da devam etmektedir. Geçmiş çağlarda,
erkeğin gölgesi altında ikincil bir "özne" olarak yaşayıp giden kadını,
modern çağ "teşhirlik bir nesne" haline getirdi; bunun "ilerleme"
olduğunu düşünenler, sevinebilirler.
Türk modernleşmesi de, bu kadın istismarı ve sömürüsüne, payına düşen katkıyı
sağlamıştır. Bugün, Türk modernleşmesinin ürünü olan kadın yazarlar, bunca
modernleştirme çabalarının ardından hâlâ "Kadının Adı Yok" diyorlarsa,
bu yalnızca bir "eleştiriyi" değil, modernleşmenin Tanzimat'tan bu tarafa
kadını getirip bıraktığı -daha doğrusu tükettiği için bırakamadığı- kapının
"tesbitini" ifade etmektedir.
İnsanı diğer canlı/hayvanlardan ayıran aklı, diğer canlılar için olağan olan
çıplaklığı insan için olağandışı kılmıştır. Çünkü insan, güzeli çirkinden,
iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırabildiği için; ve bunun
sonucunda da utanabildiği, inanabildiği, sevebildiği için insandır. İslam'daki
tesettür (örtünme) emri, insanı, diğer canlıların tâbi olduğu "beşerî doğallık"
olan çıplaklıktan, sadece insanın tâbi olduğu "insânî doğallık" olan
örtünmeye çağırır. Başörtüsü, bu örtünmenin bir parçasıdır. Tesettürün sınırlarını,
o bu değil, Müslümanlar'ın, yalnızca kendilerini kayıtsız şartsız teslim edince Müslüman
sayıldıkları "Allah'ın iradesi" belirler.
Pazartesi akşamı, 'Müslümanlar'ın TRT'si'nde, dersine iyi çalışmadığını düşündüğüm
Ilıcak'ın programında izlediğim ve kendi içinde tutarlı bir kişilik olarak takdir
ettiğim Gülay Göktürk'ün anlayamadığı da, işte budur. Sayın Göktürk, Müslüman
kadınları "özgürleştirme" adına açılmaya çağırırken şunu unutuyor:
Biz Müslümanlar, Allah'ın bize emanet ettiğine inandığımız özgürlüğümüzü,
Allah'a rağmen kullanmayız. Böyle yapınca, içgüdülerimizin ve ayartıcı özbenliğimizin
kölesi haline geleceğimizi bilir/inanırız. Bu durumda, yalnızca Allah'a değil,
"emanete", yani kendi kendimize de ihanet etmiş oluruz. İnsanın kendi
kendisine ihanet etmesinin en kötü sonucu, kendi kendisine yabancılaşması; ve dolayısıyla
hakikate karşı yabancılaşmasıdır. Bu da, kişinin kendisiyle ve her şeyle barışık
olmaması neticesini doğurur. Bu netice ise, mutluluğumuzu kendi ellerimizle boğduğumuz
anlamını taşır. Oysa ki, biz Müslümanlar'ın "iman"dan en büyük
beklentisi; öncesiz dünü, kısa günü ve bitimsiz yarınıyla, bütün bir hayatımızın
mutluluk tarlasına dönüşmesidir. İşte bu nedenle Müslüman kadın, örtüsüne yapılan
her saldırıyı özgürlüğüne ve mutluluğuna yapılmış bir saldırı olarak algılıyor.
Bu gerçeği gözardı ederek, tesettür emrini ve Müslüman kadını anlamak ne mümkün.
10 Mart 1999 Yeni Şafak