serzenis.net

basortusu-logo.JPG (5632 bytes)

 

Erol Özbilgen

İslam ve moda ilişkisi


Öztürkçe cereyanlarının "yaprak döken fırtınası" gibi yeni başladığı sıralarda, bu işlerden anlayan büyüklerimiz dilimizdeki mefhumların (kavramların) bir süre sonra kurumuş yaprak misâli döküleceklerini, dilimizin yapraksız ağaçlar gibi kararacağını, kavram kargaşaları doğacağını ve bundan da en çok şimdi kamuoyu dediğimiz (ama aslında ondan çok farklı olan) efkâr-ı umûmiye'nin zarar göreceğini söylemişlerdi. Nitekim yalnızca evet-hayır oylamasına dönüşen kamuoyu bile yaygın kavram kargaşalarından yeterince etkilenmektedir.

Bu bağlam içinde düşünürsek konumuz çağdaş sözcüklerde giyinme ÑörtünmeÑ süslenme ve moda kavram dizinlerini ihtiva edecektir. "Giyinmek"in sözlük anlamı bedenin veya onun bir bölümünün üzerine birşey geçirmektir. Ancak İslâmi açıdan müslümanların "setr-i avret" yâni vücudun örtülmesi farz olan yerlerini örtmeleri gerekir. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, giyim-kuşam tartışmalarında genel olarak bilinçaltından gündüzleri giyilen elbiselerin düşünülmesidir. Böyle olunca hanımlar açısından, fıtratları icabı "süslenme" meselesi ortaya gelir. Halbuki, libâs'ın şer'i anlamda hâiz olması gereken temizlik, sadelik, israftan kaçınma gibi esas olan kriterleri dışında müslüman erkekler için süslenme faktörünün yerini fayda unsuru alır.

Moda kavramı, süslenme kavramının Batılı yorumunun adı olarak da düşünülebilir. Yoksa Osmanlı devirlerinde de hanımların kıyafetlerinde giyim-kuşam estetiği açısından mahalli (yöresel) veya mevkut (zamanı bağlı) zevklerin belirlediği hususiyetlerin hakim olduğu görülüyor. Ne var ki moda denilen Batılı kavramın mazisinde elbisenin yukarıda temas ettiğimiz İslâmî temel mânâsı tamamiyle unutulmuştur. İhtiyaç ve fayda kriterleri dikkate alınmayan Batılı anlamdaki elbise artık tamamen bir süs eşyasıdır. Dahası kişiliğin toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerini gösteren bir bütünleyicisidir. Ortaçağ Avrupası'nın sarayda kral etrafında gelişen modası, dışarıda da burjuvazi tarafından taklit edildi. Yakın çağlarda bir yandan saraylıların baskısından diğer taraftan halkın sıradanlığından daha farklı olmak kaygısı moda cereyanlarını doğurdu. Çağdaş zamanlara yaklaştıkça durum siyasal veya doktriner boyutlar kazanmış ve güçlü sınıfların görüntüsüne karşı çıkış eğilimleri göstermiştir. Meselâ proleter sınıfını taklit eden işçi tulumu, boyacı önlüğü, blucin modaları bu tür bir anlayışı yansıtır. Dahası bu anlayış zırzopluk, anlamsızlık, gülünçlük, sefillik kriterlerine doğru da genişlemiştir. İslâm ahlâkının temel kriterleriyle çatışan üniseks, mini ve benzerleri ile sinema, TV gibi görsel iletişim araçlarının etkisinde daha kısa dönemli alt moda cereyanlarını konumuz dışı bırakırsak İslâm ile Batı arasında giyinme kültürünün temel kavramları arasında mutabakat olmadığı görülüyor.

Yeni tâbiriyle "ilginç" olan şudur ki ülkemize Batılı anlamda modanın gelmesine sebep olan hanımlarımızın isteği değil, Tanzimat döneminde Avrupa'ya gönderilen devlet adamı ve öğrencilerle ülkemizden kaçan jöntürk Osmanlı erkekleri olmuştur. Üstüne üstlük moda kavramının yurdumuzda yerleşmesi ise yine erkek giyim kuşamı olan "Şapka Devrimi" ile başlar.

Ve günümüzde ayağının paçaları bilinçli olarak parçalanmış, eski hissi vermek için çamaşır suyuyla rengi attırılmış "blucin", çekmiş kot gömlekli müslüman erkekleri, yanlarında tesettürlü hanımı ve hanım kızıyla birlikte yürürken görmek İslâmî düşünce ve değerlere bağlılık açısından gerçek bir paradoks oluşturmuyor mu?


Kadın ve Aile Ekim 1997

 

 

geri dön

 

başörtüsü © serzeniş.net