Erol Özbilgen
İslam ve moda ilişkisi
Öztürkçe cereyanlarının "yaprak döken fırtınası" gibi yeni başladığı
sıralarda, bu işlerden anlayan büyüklerimiz dilimizdeki mefhumların (kavramların)
bir süre sonra kurumuş yaprak misâli döküleceklerini, dilimizin yapraksız ağaçlar
gibi kararacağını, kavram kargaşaları doğacağını ve bundan da en çok şimdi
kamuoyu dediğimiz (ama aslında ondan çok farklı olan) efkâr-ı umûmiye'nin zarar göreceğini
söylemişlerdi. Nitekim yalnızca evet-hayır oylamasına dönüşen kamuoyu bile yaygın
kavram kargaşalarından yeterince etkilenmektedir.
Bu bağlam içinde düşünürsek konumuz çağdaş sözcüklerde giyinme ÑörtünmeÑ süslenme
ve moda kavram dizinlerini ihtiva edecektir. "Giyinmek"in sözlük anlamı
bedenin veya onun bir bölümünün üzerine birşey geçirmektir. Ancak İslâmi açıdan
müslümanların "setr-i avret" yâni vücudun örtülmesi farz olan yerlerini
örtmeleri gerekir. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, giyim-kuşam tartışmalarında
genel olarak bilinçaltından gündüzleri giyilen elbiselerin düşünülmesidir. Böyle
olunca hanımlar açısından, fıtratları icabı "süslenme" meselesi ortaya
gelir. Halbuki, libâs'ın şer'i anlamda hâiz olması gereken temizlik, sadelik,
israftan kaçınma gibi esas olan kriterleri dışında müslüman erkekler için süslenme
faktörünün yerini fayda unsuru alır.
Moda kavramı, süslenme kavramının Batılı yorumunun adı olarak da düşünülebilir.
Yoksa Osmanlı devirlerinde de hanımların kıyafetlerinde giyim-kuşam estetiği açısından
mahalli (yöresel) veya mevkut (zamanı bağlı) zevklerin belirlediği hususiyetlerin
hakim olduğu görülüyor. Ne var ki moda denilen Batılı kavramın mazisinde elbisenin
yukarıda temas ettiğimiz İslâmî temel mânâsı tamamiyle unutulmuştur. İhtiyaç ve
fayda kriterleri dikkate alınmayan Batılı anlamdaki elbise artık tamamen bir süs eşyasıdır.
Dahası kişiliğin toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerini gösteren bir bütünleyicisidir.
Ortaçağ Avrupası'nın sarayda kral etrafında gelişen modası, dışarıda da
burjuvazi tarafından taklit edildi. Yakın çağlarda bir yandan saraylıların baskısından
diğer taraftan halkın sıradanlığından daha farklı olmak kaygısı moda cereyanlarını
doğurdu. Çağdaş zamanlara yaklaştıkça durum siyasal veya doktriner boyutlar kazanmış
ve güçlü sınıfların görüntüsüne karşı çıkış eğilimleri göstermiştir.
Meselâ proleter sınıfını taklit eden işçi tulumu, boyacı önlüğü, blucin
modaları bu tür bir anlayışı yansıtır. Dahası bu anlayış zırzopluk, anlamsızlık,
gülünçlük, sefillik kriterlerine doğru da genişlemiştir. İslâm ahlâkının temel
kriterleriyle çatışan üniseks, mini ve benzerleri ile sinema, TV gibi görsel iletişim
araçlarının etkisinde daha kısa dönemli alt moda cereyanlarını konumuz dışı bırakırsak
İslâm ile Batı arasında giyinme kültürünün temel kavramları arasında mutabakat
olmadığı görülüyor.
Yeni tâbiriyle "ilginç" olan şudur ki ülkemize Batılı anlamda modanın
gelmesine sebep olan hanımlarımızın isteği değil, Tanzimat döneminde Avrupa'ya gönderilen
devlet adamı ve öğrencilerle ülkemizden kaçan jöntürk Osmanlı erkekleri olmuştur.
Üstüne üstlük moda kavramının yurdumuzda yerleşmesi ise yine erkek giyim kuşamı
olan "Şapka Devrimi" ile başlar.
Ve günümüzde ayağının paçaları bilinçli olarak parçalanmış, eski hissi vermek
için çamaşır suyuyla rengi attırılmış "blucin", çekmiş kot gömlekli müslüman
erkekleri, yanlarında tesettürlü hanımı ve hanım kızıyla birlikte yürürken görmek
İslâmî düşünce ve değerlere bağlılık açısından gerçek bir paradoks oluşturmuyor
mu?
Kadın ve Aile Ekim 1997