Cihan Aktaş
Örtü ve kadın sorunu
Müslüman kadının mahrem olmayan erkekler karşısında Kur'an'da belirlenen ölçülere
uyarak örtünüşü, çeşitli din-dışı ve din-karşıtı çevrelerin yanısıra, özgürlükçü
kadın hareketleri bünyelerinde de tepki göregelmiştir. Ne var ki, bu bağlamda Müslümanların
tartışmaya çekildikleri zemin, yanlış bir konuma sahiptir. Hiç kuşku yok ki Müslüman
kadın da böyle bir korkuyla örtüye sarılmıştır denilemez. Her şeyden önce, Müslüman
kadının benimsediği dünya görüşü içerisinde belli- önemli bir yere sahip olan örtüsü,
bir Din'in kendi iç tutarlılığını sağlayan dokulardan biri olarak görülmeli. Örtünün
tartışılması, aslında o Din'in tartışılması demektir bir anlamda. İslami
metinlerde ve kültürde en çok sözü edilen bir konu olduğu için bu, polemiğe girmek
hiç gerekmiyor. İleri sürüldüğü gibi görece bir olgu değildir tesettür. Kur'an-ı
Kerim'de kadının hicabı ve örtünmesiyle ilgili bir çok ayet-i kerime yer almaktadır.
En başta Nûr ve Ahzab Sûreleri gösterilir ki, daha başka örnekler vermek de mümkün.
İslâmî örtünün bir zorunluluk olarak kadının "rahat" hareket etme
imkanlarının zedelendiğini öne sürenler, bir çok nedenden dolayı kasıtlı davranıyor
sayılırlar. Çünkü, bir kez giyisilerde çeşitli nedenlerle gözlenebilen özelleşme
eğilimi, oldukça sık rastlanan bir durumdur. Rahibelerin veya hemşirelerin giyimleri,
bu özelleştirmenin en açık örneklerini teşkil ederler. Bunların dışında diyelim
ki bir postacı, polis, bekçi veya komiser kendilerini tanımaya yarayan üniformalarıyla
hiç de yadırganmıyorlar toplum içinde. Aynı şekilde avukat ve hakimlerin, doktor ve
eczacıların giyimleri de, bir gelenek veya gereklilik halinde özelleşme gösterir. Bu
tür bir özelleşme, onların mesleklerini yerine getirememelerini veya tutsak olduklarını
ifade etmez. Giysisi insanın, kendi kimliği, kendi aynasıdır. Örtüyle veya örtüsüz,
nasıl giyiniyorsak, o şekilde anlatmış oluruz kendimizi. Modaya uyuyor muyuz, yoksa
uymuyor muyuz; başkaları için mi, yoksa kendi rahatlığımızı düşünerek mi
giyiniyoruz; pratik miyiz, yoksa kendimize eziyet etmemeyi önemsiyor muyuz
giysilerimizde; dış görünüşümüz, giysilerimizin durumu, çok iyi anlatabilir
bunları. İslâmî örtü ilk olarak genel geçer değer yargılarının üstüne çıkışı
anlatıyor. Modaya, insanların yargılarına çeşitli toplumsal katmanlarda binbir yüzüyle
karşılaşılan muhalefetin katılığına rağmen seçilen İslami örtü, kişisel bir
aşkınlığın sembolüdür aynı zamanda. İslami örtü daha global olarak bu dini seçmiş
erkek ve kadınların taşıdığı ortak bir sorumluluktur. Çünkü, başta da değinildiği
gibi, İslami örtü, Din'in kendi iç tutarlılığını sağlayan önemli, temel bir
dokudur. Dine saygı göstermeyi prensip edinmiş tüm düzen ve toplumlarda gözardı
edilmemesi gereken özgün bir dinsel gerekliliktir.
Bunları niçin mi dile getirdik? Şunun için: Dinimiz insana bakışımızı, insana bakışımız
da toplumsal hayat düzenlerinden ne anladığımızı belirler. Giyim de, insanın dünya
görüşünü ortaya koyan sembollerden biri olarak her uygarlığın insan anlayışını
ifade etmenin özlü bir yoludur, denilebilir. Batı'da din asırlardan bu yana
'Kilise'nin doğmalarıyla içiçe geçerek sözü geçmez bir kurum haline gelmiştir. İnsan,
tanrısal özün peşinde koşan sorumlu varlık değildir artık Batı uygarlığında.
İnsan, hayvanlara egemen olmasını getiren çeşitli üstün özelliklerinin yanında
ancak "çok gelişmiş bir hayvan" olarak görülür. Gerçekte evrenden sürülen
Tanrı, çamursu özü ağır basan insanın nefsani isteklerini yerine getirme yolunda hiç
bir sınır tanımamasını haklı kılmaktadır zaten. Çamursu özü baskın insan için
yaşamın anlamı zaten madde/nesne'dir. İnsanın çamursu özünün egemen olduğu kültürde
her şeyin değeri ve anlamı, zevk veriş ölçüsüyle bağlantılı olarak değişir.
Bu durum elbette ki çeşitli yollarla edebiyat ve sanat eserlerini de etkileyecek ve böylece
çamursu özüyle birlikte ele alınan insana dayalı düzenleri yanı sıra getirecektir.
Rönesans'tan sonra Batı'da gelişen "Hümanizm" akımının "insaniliği"
sadece bu boyutta kalır. Günümüzde, çeşitli çelişkili görünümlerine rağmen
temelde hümanizmin temsilciliğini üstlenen Batı Liberalizmi, Marksizm,
Existansiyalizm, (varoşçuluk) ve İslâm-dışı dinlerin temel verdiği insan da,
budur. Son tahlilde insanı Ñve özellikle de kadınıÑ salt tenden ibaret gören bu hümanist
akımlar, tenin arzularını da elbette ki yücelttiler, putlaştırdılar. Madem ki herşey
bu dünyayla sınırlıydı; öyleyse, tüm gücünü bu dünyanın zevklerinden azami
derecede yararlanma yönünde sevketmeliydi insanlar.
İnsan tanımından yola çıkarak Batı düzenlerinin kadına bakışlarına bir açılım
getirdikten sonra, İslâm'ın insan ve kadın görüşüne dönelim şimdi: İslam'ın
insanı sadece bu dünyayla sınırlı bir çamursu varlık olarak görmediğine işaret
etmiştik. İslâm'ın insanı zıtların bileşimi, sürgünde bir varlıktır. O, Allah-şeytan
veya ruh-çamur karşıtlığında kendisini seçen, diyalektik bir olgudur da aynı
zamanda. Böylece, kendi kaderini çizebilen, sorumlu, yük altına girmeyi kabullenmiş hür
bir iradenin sahibidir insan ve Allah'ın eşsiz emanetini kabul etmesi yüzünden önünde
melekler secde etmiştir. O, yeryüzünde Allah'ın halifesi olması yanı sıra, O'na karşı
bir asi olarak da çalışır. Sürgün yeri olan dünyada bir insan cenneti yaratması
emredilir ona. Çamurdan Allah'a yükselme uğraşı, kendi kendisiyle ÑnefsiyleÑ sürekli
bir mücadelenin içine iter onu. Sorumluluğunun bilincindeki Allah'a teslim olmuş insan
için varlığının anlamı, çamursu özünü aşarak ilahi özüne doğru yücelmeyi başarabilmesinde
bulur tanımını.
Demek ki, İslâm'ın insan-kadını, sadece giysisi itibariyle değil, daha bir çok yönü-özelliğiyle
ayrılır hümanist düzenlerin kadınlarından. Nitekim Müslüman kadın için giysinin
anlamı giyim zevkini ve alım gücünü göstermek yoluyla dikkatleri üzerine çekme
aracı değil, kendisini toplumsal bir birey oldurmaya yetecek denli örtünmesini sağlayan
başörtüsü, elbise, çarşaf pardesü-manto ve pantalon gibi coğrafya ve kültüre bağlı
olarak değişme gösteren parçalardır. Giysi teni korumaktan yola çıkarak toplumsal
ahengi getiren bir başvuru olarak; bedenin kalesi gibi de değerlendirilebilir. Giysi araçtır
derken, onunla cinsel tahrik unsurları olmak yerine toplumsal katılımları olumlu
anlamda üretkenlik getiren bireyler olmayı sağlamalıyız demek istemişizdir.
Haddadadil'in de deyişiyle, giysi insanın ikinci derisi değil, onun ilk evidir. Müslüman
kadının anlamlı-başıboş olmayan kişiliği, tenini sergileme yoluyla kendisini
toplumda kabul ettirmeyi denemesine imkan vermez. Elbette cinsiyeti inkar eden biri değildir
Müslüman kadın.
Fakat, onun cinselliği, evinin duvarları ile çevrili alanında, yalnızca kocasının
tanıklığında bir tezahürdür. Toplum içine karıştığı zaman kadın, cinselliğini
evinde bırakmak durumundadır. Erkek için de geçerli bir ödevdir bu. Erkek ve kadın,
cinselliklerini meşru bir düzlemde bırakarak, artık onu bir saplantı/tutku/amaç
halinde kendileriyle taşımadan katılırlar toplum denizine. Bu anlamda, artık özgür
insanlar olarak -kompleksiz-, topluma yararlı bireyler olabilmeyi başarırlar.
Kadın ve Aile Ekim 1997